G. Berkeley; İnsan Bilgisinin İlkeleri: Bölümler 51-99

Sanat Tanımı Topluluğu

 

51.Yedinci olarak, söylediklerimize şöyle karşı çıkacaklar: Doğal nedenleri ortadan kaldırmak ve her şeyi ruhların dolaysız işlemine bağlamak saçma geliyor! Sizin ilkelerinize göre, artık ateşin ısıttığını veya suyun soğuttuğunu değil, bir ruhun ısıttığını söylemeliyiz. Birisi gerçekten böyle konuşsa alay konusu olmaz mıydı? Evet, olurdu. Bu gibi konularda bilgili kişiler ile düşünmeli halk ile onun gibi konuşmalıyız. Bunda kötü bir şey yok; bilgili insanlar zaten birçok konuda halk ile ortak dili konuşuyor. Kopernik dizgesinin doğruluğuna tam anlamı ile inanmış kişiler bile, gündelik kullanımda güneş doğuyor, güneş batıyor diye konuşmayı sürdürüyor ve bilimsel bir dil kullanmaları da halka kesinkes gülünç gelirdi. Bizim öğretilerimizin onaylanmasının halk arsındaki dilin yaygın kullanımını hiç bozmayacağı veya değiştirmeyeceği biraz düşünüldüğünde anlaşılır.

52. Yaşamın sıradan işlerinde her türlü anlatımı kullanmayı, uygun düşünceler, duygular veya bize yararlı olacak tarzda devinme eğilimleri uyandırdığı sürece, gerçekten büsbütün yanlış olanlarını bile, sürdürebiliriz. Aslında bundan kaçınılamaz çünkü doğru konuşma ölçütleri geleneksel olan ile belirleniyor. Bu neden ile dil, her zaman en doğrusu olmayan yaygın görüşler ile biçimleniyor. Böylece en katı düşünsel uslamlamalarda bile, kullanılan dilin ana çizgisini, kusur buluculara söylediklerimizdeki zorluklar ve tutarsızlıklar konusunda bizi suçlama fırsatı vermemek için, bütünü ile değiştiremeyiz. Ama adil ve dürüst bir okuyucu, bir söylemin ne anlama geldiğini genel eğiliminden ve parçalarının bir araya gelme tarzından anlayacak ve yaygın kullanımın kaçınılmaz kıldığı o yanlış anlatımları da hesaba katacaktır.

53. Bedensel nedenlerin, yani nedensel gücü olan cisimlerin olmadığı savına gelince: Bu eskiden bazı okullu (skolastik) düşünürlerce ve daha yakın zamanlarda da Malebranche gibi modern düşünürlerce savunulmuştur. Bunlar özdeğin varolduğunu onaylamalarına karşın her şeyin nedeninin tanrı olduğu konusunda da diretiyorlardı. Duyumsamasal nesnelerin hiçbirinin herhangi bir gücünün veya etkinliğinin olmadığını görüyor ve anlığın dışında varolduklarına inandıkları cisimler için de aynı durumun geçerli olduğunu çıkarsamalarına karşın bunların varlığına inanmayı sürdürüyorlardı! Yani, doğada etki oluşturma yeteneğinden yoksun çok sayıda şeyin olduğunu düşünüyorlardı. Tanrının her şeyi onlarsız da aynı tarzda yapabilmesi olanaklı olduğundan, onları oluşturmasının bir anlamının olmadığı, gene de, bu düşünürler için, çok şaşırtıcı ve abartılı bir varsayım olurdu.

54. Sekizinci olarak, bazıları özdeğin veya anlığın dışındaki şeylerin varlığının, insanların çoğunun buna inanması ile kanıtlandığını düşünebilir. İnsanların çoğunun yanıldığını mı varsayıyoruz? Eğer öyle ise, bu denli yaygın ve baskın bir yanılgıyı nasıl açıklayabiliriz? Yanıt olarak, önce dikkatlice incelediğimizde, özdeğin varlığına karşı çıkanın düşündüğü denli çok insanca buna gerçekten inanılmadığını görebiliriz. Kesin olarak söylemek gerekir ise, çelişki içeren veya anlamsız olan bir şeye inanmak olanaksızdır. Sizi, özdeğin veya dışsal şeylerin bu türden olup olmadığını yansızca düşünmeye çağırıyoruz. Bir anlamda, gerçekten de, insanların özdeğin varlığına inandıkları söylenebilir. Her an onları etkileyen ve çok yakınlarında olan duyumsamalarının nedeni olup da kendi duyumsamayan bir varlık varmış gibi davranırlar. Ama bu davranışlarına açıkça bir anlam yüklemeleri ve bunlardan yerleşik bir kuramsal görüş oluşturmaları bizim us dışı bulduğumuz bir şeydir. Bu, insanların sıklık ile duydukları hiçbir anlamı olmayan önermelere inanarak kendilerini kandırdıkları tek durum da değildir.

55. Bir önermenin yaklaşık bütün insanlarca kesin olarak evetlenmesi, büyük bir çoğunluk olarak düşünmeden davranan insanların çok sayıda önyargı ve yanlış görüşü onayladığına inanan kişilerce, o önermenin doğruluğunun zayıf bir kanıtıdır. Bir zamanlar herkes, hatta eğitimli insanlar bile, dünyanın devindiği ve öbür tarafında topraklar olduğu görüşünün korkunç saçmalıklar olduğunu düşünüyordu. Bilginler şimdi daha doğru olanı biliyor ama, onların insanların ne denli küçük bir bölümünü oluşturduğunu düşündüğümüzde, sözü geçen önermelerin bugün de yaygın olarak onaylanmadığını ileri sürebiliriz.

56. Anlığın dışında özdek olduğu önyargısını ve bunun halk arasında çok yandaş bulmasının nedenini açıklamak durumundayız: İnsanlar, yaratıcısının kendilerinin olmadığı çeşitli düşünülerinin bulunduğunun ayırtına vardılar. Bu düşünüler kendi içlerinden kaynaklanmıyordu ve istençlerine de bağlı değildi. Bu durum onları bu düşünülerin anlıktan bağımsız bir kaynağı olduğunu düşündürdü ve bu sözlerde bir çelişki olduğunu uslarına getirmediler. Ama düşünürler algı nesnelerinin anlığın dışında varolmadığını açıkça gördüler ve bu da onları, bir yere değin, sıradan insanların söz konusu yanlışını düzeltmeye yöneltti. Ama bunu yaparken belirli bazı nesnelerin gerçekten anlığın dışında varolduğunu, düşünülerimizin ise bu nesnelerin imgeleri olduğu yanlışına düştüler. Düşünürlerin bu görüşü, sıradan insanın yanlışlığı ile aynı kaynaktan geliyor: Kendi duyumsamalarının yaratıcısı olmadıklarının ayırtına vararak bu duyumsamaların dışardan geldiğini bu neden ile anlıklardan ayrı bir kaynakları olması gerektiğini ileri sürdüler.

57. İnsanlar niçin duyumsamasal düşünülerinin benzedikleri dış şeylerce oluşturulduğunu varsaydılar da, onları, eyleme geçebilen tek şey olan, ruhun nedensel gücüne bağlamadılar? Şu üç nedenden dolayı: Birincisi, düşünürler düşünülerimize benzeyen şeylerin anlıklarımızın dışından düşünülerimizin oluşturucuları olduğunu varsaymanın tutarsızlığının ayırtında değillerdi. İkincisi, anlığımızdaki duyumsamasal düşünüleri yaratan yüce ruh bunları bize belirli, sonlu bir derlem gibi sunmaz. Üçüncüsü, yüce ruhun işlemleri düzenli ve tekdüzedir. Doğanın akışı bir tansık ile kesintiye uğradığında, insanlar üstün bir varlığın iş başında olduğunu onaylamaya hazırdır ama olayların akışının olağan tarzda sürdüğünü gördüğümüzde, bunu düşünmeye yönlendirilmeyiz. Olayların sırası ve birbirine bağlanması, yaratıcısının en büyük bilgeliğine, gücüne ve iyiliğine kanıt olsa da, bizim için o kadar saptanmış ve tanıdık ki, olayları özgür bir ruhun anlıksal etkileri olarak düşünmeyiz.

58. Onuncu olarak, şöyle karşı çıkılacak: İleri sürdüğünüz görüşler, bilim ve matematikteki çeşitli sağlam gerçekler ile tutarsızdır. Örneğin, Dünya’nın devinimi artık gökbilimcilerce en açık ve en inandırıcı nedenlere dayanan evrensel bir gerçek olarak onaylanmakta; ama sizin ilkelerinize göre böyle bir devinim olamaz. Çünkü size göre devinim bir düşünüdür ve algılanmadıkça varolmaz; Dünya’nın devinimi ise duyumsanmaz. Dünya’nın devindiği öğretisi, doğru anlaşıldığında, ilkelerimiz ile uyumlu bulunacaktır. Dünya deviniyor mu? sorusu gerçekte şuna karşılık gelir: Gökbilimcilerin gözlemlerinden yola çıkarak, şu veya bu koşullar altında, şu veya bu konumda, Dünya’dan ve Güneş’ten şu veya bu uzaklıkta olsaydık, Dünya’nın gezegenler arasında devindiğini ve her bakımdan onlardan biri gibi davrandığını görürdük sonucuna varmak için bir nedenimiz var mı? Yanıt evet. Bu, doğanın kuralları aracılığı ile olaylardan ussal bir tarzda çıkarsayabileceğimiz bir sonuçtur ve bu kurallara güvenmemek için hiçbir nedenimiz bulunmuyor.

59. Anlığımızdaki düşünülerin düzeni ve ardışıklığı konusundaki deneyimlerimizden yola çıkarak, kuşkulu varsayımlardan daha iyi, hatta kesin ve sağlam temellere dayanan öndeyilerde bulunabiliriz. Bu öndeyiler, şu veya bu karmaşık eylem dizisine giriştiğimizde bizde ortaya çıkacak düşünülerdir. Bu öndeyiler, koşullar şu anda içinde bulunduğumuzdan çok ayrımlı olsaydı bize neyin görüneceğini doğru bir tarzda değerlendirmemizi sağlıyor. Bu açıklama, söylediklerimiz ile çelişmeden, doğa bilgisinin yararlılığını ve kesinliğini koruyor. Bu düşünce çizgisini, gökbilimde yıldızların boyutu konusundaki veya doğadaki öbür bulgular ile bağıntılı aynı türden herhangi bir karşı çıkmaya uygulamak kolaydır.

60. Onbirinci soru: Bitkilerin karmaşık düzeninin ve hayvanların örgenlerinin yetkin düzeneğinin amacı ne? İncelik ile tasarlanmış ve bir araya getirilmiş iç örgenlerin, sizin görüşünüze göre, düşünüler olduklarından ne güçleri, yetenekleri ne de etkilenmeler ile bir bağıntıları vardır. Peki, bitkiler büyüyerek çiçek açmıyor mu? Bütün bu iç örgenler dikkate alınmadığında da hayvanlar devinmiyor mu? Her etki bir ruhun doğrudan eylemi ile üretiliyor ise, doğanın yapıtlarında incelik ile ve ustaca bir araya getirilmiş şeyler boşuna yapılmış olur. Bu öğretiye göre, yayı, dişlileri ve saatin öbür parçalarını yapan, bunları istediği devinimleri üretecek tarzda bir araya getiren yetenekli bir saatçi, saatin ibrelerini istediği tarzda devindirenin ve saati zamanı gösterecek tarzda yönlendirenin bir anlak, yani tanrının anlağı olduğunu düşünmelidir. Eğer böyle ise, neden o anlak, parçaları yapıp bir araya getirme zahmetine girmeden bunu yapmasın? Ayrıca, neden bir saat düzgün çalışmadığında düzeneğinde bir bozukluk bulunur ve bu giderildiğinde saat yeniden iyi çalışır? Aynı sorular, doğanın saat düzeneği ile bağıntılı ortaya çıkar; bunların çoğu o denli ince ve duyarlıdır ki, en iyi mikroskopla bile zor saptanır.

 61. İşte yukardaki soruya asıl yanıtımıza üç ön hazırlık: Birincisi, ilkelerimiz bazı zorlukları çözmede başarısız olsa da tanrısal isteğin Dünya’yı nasıl yönettiği ve doğanın çeşitli bölümlerine ne gibi kullanımlar atadığı ile bağıntılı olarak, bu karşı çıkış kesin olarak kanıtlanabilen şeylerin doğruluğu ve kesinliğine karşı fazla ağırlık taşıyamaz. İkincisi, yaygın olarak onaylanan ilkeler benzer zorluklardan acı çekiyor; çünkü yandaşlarından, tanrının sonuç almak için neden bu dolaylı yöntemleri kullandığını açıklamalarını isteyebiliriz. Çünkü herkes, tanrının bütün bu aygıtlar olmadan, yalnızca istenci ile bunu başarabileceğini biliyor. Gerçekten de (üçüncüsü), iyice düşünürsek, bu karşı çıkışın anlığın dışındaki bu düzeneklere inananlara karşı daha büyük bir güçle etkili olduğunu göreceğiz. Çünkü katılık, hacim, kılık, devinim gibi şeylerin hiçbir etkinliğinin olmadığını ve doğada hiçbir etki yaratamayacaklarını açıkça ortaya koyduk. Dolayısı ile bunların algılanmadıkları durumda varoldukları varsayımı hiçbir amaca hizmet etmez. Çünkü algılanmadan varoldukları için onlara yüklenen tek kullanım ruhtan başka hiçbir şeye yüklenemeyen algılanabilir etkiler üretmektir.

62. Bütün bu örgenlerin oluşturulması herhangi bir etkiyi üretmek için zorunlu olmasa da şeyleri, doğanın yasalarına uygun, sürekli ve düzenli, üretmek için gereklidir. Doğal etkiler zincirinde geçerli olan belirli genel yasalar vardır. Bunları doğayı gözlemleyerek, inceleyerek öğrenir ve yapay şeyleri yaşantımızı kolaylaştırması ve süslemesi için oluştururken ve olayları açıklarken kullanırız. Böyle bir açıklama, yalnızca belirli bir olayın doğanın genel yasalarına nasıl uyduğunu gösterir veya doğal etkilerin ortaya çıkmasındaki tekdüzeliği ortaya koyar. Bilginlerin olayları açıklamalarında bunu görebiliriz.  31. bölümde, yüce etkenin çalışma yöntemlerinin bizler için büyük yararı olduğunu göstermiştik. Boyut, kılık, devinim ve yapının, kesinkes zorunlu olmasa da, doğanın geçerli işleysel yasalarına göre etkinin üretilmesi için zorunlu olduğu açıktır. Örneğin, tanrının ister ise bir tansık yaratabileceği, kimsenin çalışan bir düzenek sağlamasına gerek kalmadan, bir saatin kadranındaki devinimleri oluşturabileceği yadsınamaz. Ama o ussal amaçlar için kurduğu ve sürdürdüğü işletim kurallarına uygun devinecek ise saatçinin düzeneği yaptıktan sonra ayarlama eylemleri gelmelidir. Ayrıca bu devinimlerdeki herhangi bir düzensizliğin, düzenekteki bir düzensizliğin algılanması ile birlikte olması ve bu düzensizliğin giderilmesinin de bu düzensizlik algısını ortadan kaldırması gerekir.

63. Kimi zaman gerçekten de doğanın yaratıcısının olayların olağan düzenine uymayan bir görünüm ortaya koyarak üstün gücünü sergilemesi gerekebiliyor. Doğanın genel kurallarından bu tür ayrıksı durumlar, insanların tanrısal varlığı onaylaması, şaşırması ve hayran olması için tam da gereken şeydir; ama bunlar sık ​​kullanılmaz, çünkü eğer çok kullanılır ise bu etkiyi gösteremezler. Ayrıca, tanrı doğal şeyler yolu ile usumuzu inandırmayı, yapılarında çok fazla uyum ve anlak ortaya koyan ve yaratıcısının bilgeliğinin ve iyi niyetinin açık göstergeleri olan yapıtlar aracılığı ile bizi, olağandışı şeyler ile şaşırtmak yerine, varlığına inandırmayı daha yeğliyor gibi görünüyor.

64. 60. Bölümde öne sürülen karşı çıkış şudur: Düşünüler rastlantısal ve gelişigüzel üretilmiyor; aralarında neden ve etki sırası gibi belirli bir düzen ve bağıntı var. Bunlar çeşitli birlikler durumunda, tasarımlanmış olarak bir araya getirilmiştir. Bu birlikler doğanın araçları gibi gizlice çalışarak Dünya’da izlenen görünümleri üretirler. Bunlar onları araştıran bilginlerce saptanıyor. Bir düşünü (görüşünüze göre) başka bir düşününün nedeni olamayacağından bu düzen ve bağıntının amacı ne? Diye soruluyor bize. Bunu sormak,  yarattıklarını yakından incelediğimizde, tanrının neden bizim bu kadar çok çeşitli düşünü algılamamızı sağladığını, bunların birbiri ile nasıl düzenli bir tarzda bağıntılı olduğunu ve bir tasarımlamacının becerisinin sonucu gibi göründüğünü, sormaktır. Onun bütün bu becerikli tasarımlamaya ve düzenliliğe, hiçbir amacı olmadan kendini ortadan kaldırma karşılığında, kıyacağına inanamayız.

65. Bütün bunlara yanıtımız iki bölümden oluşuyor: Birincisi, düşünülerin bağıntısı neden ile etkiyi değil, yalnızca bir göstergenin gösterilen ile bağıntısını gösterir. Gördüğüm ateş, çok yaklaştığımda çektiğim acının nedeni değil, bu acı konusunda bizi uyaran bir göstergedir. Benzer tarzda, duyduğum gürültü, yakındaki cisimlerin çarpışmasının bir etkisi değil, bir göstergesidir. İkincisi, düşünülerin bir tasarımcının becerisini ortaya koyan düzenli birliklere dönüştürülmesinin nedeni, harflerin sözcüklere dönüştürülmesinin nedeni ile aynıdır. Birkaç temel düşünü çok sayıda etki ve eylemi anlatacak ise, bunları birleştirmenin ayrımlı yolları olmalıdır ve bu birlikler herkesçe kullanılabilir olacak ise usluca tasarımlanmalıdır. Böylece çok fazla bilgi taşıyabilirler ve bizce anlaşılabilirler. Her zaman ulaşılabilir olacaklar ise sıkça değişmeyen kurallar ile yönetilmeleri gerekir. Böylece, şu veya bu eylemden ne bekleyeceğimiz, şu veya bu düşünüleri nasıl uyandıracağımız konusunda bilgi ediniriz.

66. Böylece, bütünü ile açıklanamaz olan ve büyük saçmalıklara kaynaklık eden, şeylerin etkilerin oluşmasını sağlayan nedenler değil, yalnızca bilgisel göstergeler oldukları düşünülür ise, doğal gerçek olarak açıklanabileceği ve uygun bir kullanım alanına kavuşabileceği görülüyor. Bilgine düşen görev, şeyleri cisimsel (özdeksel) nedenler açısından açıklama savında bulunmayıp, doğanın yaratıcısınca oluşturulan bu göstergeleri (eğer denilebilir ise bu dili) saptamak ve çözmektir. Özdeksel nedenler savı, insanların anlıklarını tanrıdan, o etkin ilkeden, o yüce ve bilge ruhtan, içinde yaşadığımız, devindiğimiz ve varolduğumuz ruhtan çok fazla uzaklaştırıyor.

67. Onikinci olarak, şöyle karşı çıkılabilir: Söylediklerinizden açıkça anladığımız kadarı ile düşünürlerin, devindirilebilir, duyumsamayan, büyüklüklü, katı, kılıklı diye tanımladığı, özdek (cisim) anlığın dışında varolmuyor. Diyelim ki biri özdek diye dile getirilen düşünüden büyüklük, kılık, katılık ve devinim gibi olumsal nitelleri atarak bu sözcük ile kastettiği tek şeyin, anlığın dışında bulunan ve düşünülerimizin nedeni olan duyumsamayan bir özdek olduğunu savlıyor. Bu tanrının, özdek ile bizde düşünüler oluşturmayı uygun gördüğü anlamına gelir. Bu anlamda özdeğin dışımızda varolmaması için hiçbir neden yoktur. Buna yanıt olarak ilkin şöyle diyoruz: Nitelsiz bir özdek varsaymak, özdek olmadan niteller varsaymaktan daha az saçma görünmüyor. İkincisi, eğer bu bilinmeyen özdek var ise, nerede bulunuyor? Anlıkta olmadığı konusunda anlaşıyoruz ve aynı tarzda, herhangi bir yerde de olmadığı kesin çünkü bütün (yer veya) kapsayıcı yalızca anlıktır, bunu zaten kanıtlamıştık. Dolayısı ile özdek hiçbir yerde varolmaz.

68. Şimdi bize verilen substance (özdek) sözcüğünün Latince altta bulunan anlamına geldiğini yansıtan tanımını biraz inceleyelim. Özdek eylemde bulunmaz, algılamaz ve algılanmaz; bu onun dingin, duyumsamasız, bilinmeyen bir şey olduğu anlamına gelir. Bu tanımda altta bulunma veya üstlenme gibi göreli kavramlar dışında bütünü ile olumsuzlar geçiyor (hiçbir niteli yüklenmemesi nedeni ile hiçbir şeyi üstlenmediğine dikkat edelim). Böylece bu bir hiçliğin tanımına olabildiğince yaklaşıyor. Ama diyorsunuz, tanrının istenci ile bizde düşünülerin oluşması da bilinemeyen bir olaydır. Duyumsamalar veya yansıma yolu ile algılanamayan, anlığımızda hiçbir düşünü üretemeyen, büyüyemeyen, hiçbir kılığı bulunmayan, yeri olmayan bir şeyin nasıl varolabileceğini bilmek istiyoruz. Burada geçen varolmak sözcüğü, kavrayamadığımız soyut ve garip bir anlamda kullanılıyor.

69. Olay sözcüğünün ne anlama geldiğini inceleyelim: Şimdiye değin, dilin yaygın kullanımından anladığımız kadarı ile bu sözcük ya bir etki yaratan etkeni ya da olayların olağan seyrinde bir tür olaya eşlik eden veya ondan önce gelen bir şeyi anlatır. Ama 67. bölümde açıklandığı gibi özdeğe uygulandığında, olay sözcüğü bu anlamlardan hiçbirinde alınamaz. Çünkü özdek edilgin ve dingin olarak nitelendirilir ve bu neden ile bir etken veya neden olamaz. Özdek algılanamazdır, çünkü tüm algılanabilir nitellerden yoksundur ve bu neden ile algılarımızın nedeni olamaz tıpkı parmağımı yakmanın onun ile birlikte gelen acının nedeni olarak onaylanamaması gibi. Öyle ise özdeğe olay diyerek ne denmek isteniyor? Bu terim ya hiçbir anlam taşımadan ya da yaygın olarak onaylanan anlamından çok uzak bir anlamda kullanılıyor.

70. Belki şöyle diyeceksiniz: Bizce algılanmasa da özdek parçalarını tanrı algılar ve bunlar onun anlığımızda düşünüler oluşturmasına kaynaklık eder. Duyumsamalarımızın anlığımıza düzenli ve sürekli bir tarzda işlendiğini gözlemliyoruz. Bu da tanrının anlığımızda düşünüler oluşturmasının sürekli ve düzenli olduğunu varsaymamızı mantıklı kılıyor. Bu durumda düşünülerimize karşılık belirli kalıcı ve ayrı özdek parçaları vardır. Özdek parçaları anlığımızdaki düşünüleri doğrudan oluşturmaz veya bizi başka bir tarzda doğrudan etkilemez, çünkü bütünü ile yansızdırlar ve bizce algılanamazlar. Ama tanrı onları algılar ve ne zaman ve hangi düşünüleri anlığımıza işleyeceğini anımsamak için onları kaynak olarak kullanır, böylece işler sürekli ve tekdüze bir tarzda sürebilir.

71. Bir önceki karşı çıkışa yanıt olarak şunu belirtmek isteriz ki, özdeğin bu açıklamasında artık ruhtan ve düşünüden, algılamaktan ve algılanmaktan başka bir şeyin varlığı tartışılmıyor. Çünkü özdeği tanrı algılıyor deniyor ve bu neden ile çekincemiz artık şu soru ile bağıntılı: Dinleyiciler onlardan habersiz olsalar da, tıpkı bir müzik notasının bir müzisyeni bir melodi üretmeye yönlendirmesi gibi tanrının anlığında, ona anlığımızda sürekli ve düzenli bir yöntem ile duyumsamalar üretmesini nasıl yönlendireceğini gösteren göstergeler veya notalar olmak bakımından bir tür düşünüler mi (ne tür olduklarını bilmiyorum) var? Bu özdek anlayışı, çürütülmeye değecek bir şey anlatmıyor ve savunduğumuz şeye, yani anlamsız, algılanmayan bir özdek yoktur savına bir kaşı çıkış olarak da alınamaz.

72. Duyumsamalarımızın sürekli ve tekdüze akışı, usun ışığını izlediğimizde, anlığımızda onları yaratan ruhun iyiliğini ve bilgeliğini çıkarsamamıza yol açacaktır. Ussal olarak kavrayabileceğimiz başka bir şey göremiyoruz. Bize göre, sonsuz derecede bilge, iyi ve güçlü bir ruhun varlığı, doğanın bütün görünüşlerini açıklamak için yeterlidir. Durağan, duyumsamasız özdeğe gelince: algıladığımız hiçbir şeyin onun ile en ufak bir bağıntısı yok. Algıladıklarımız onun düşünülerini oluşturmuyor. Herhangi bir doğa olayı, ne denli küçük olur ise olsun, açıklanmak için onu kullanmayı gereksemiyor. Özdeğin varlığına inanmak için, en ufak bir olasılık da olsa, herhangi bir neden gösteremiyoruz. Son olarak, özdeğin en azından bir olay olduğunu söylemek de işe yaramıyor çünkü bunun bizler ile bağıntılı bir olay olmadığını açıkça gösterdik. Öyle ise, özdek bir neden ise, o da ancak tanrının bizde düşünüler uyandırma nedenidir ki bunun ne anlama geldiğini de açıkladık.

73. Düşünürleri özdeksel altlık varsaymaya iten yönlendirmeler konusunda biraz düşünmekte yarar var: Önce, renk, kılık, devinim ve öbür bütün algılanabilir nitellerin anlığın dışında varolduğu düşünülüyordu. Nitellerin bir başlarına varolamayacağına inanıldığından bunları üstlenen bir özdeksel altlık varsayıldı. Bir süre sonra, düşünürler renklerin, seslerin ve öbür algılanabilir ikincil nitellerin anlığın dışında varolmayıp yalnızca birincil nitellerin, yani kılık, devinim gibilerin, anlığın dışında varolduklarından, bir özdeksel altlığa gereksinmeleri olduğunu ileri sürdüler. Ama biz temel nitellerin hiçbirinin onları algılayan bir anlık dışında varolamayacağını gösterdik, bu yüzden özdeği varsaymak için bir nedenimiz kalmadı. Özdeğin, anlığın dışında varolan, düşünmeyen bir niteller taşıyıcısı olarak onaylandığı sürece, varolması olanaksızdır.

74. Özdekçilerin kendileri de özdeğin yalnızca niteller için bir destek olmak bakımından düşünüldüğünü onaylamışlardır. Bu us yürütme çürütüldüğüne göre, onların, doğal olarak ve isteksizce, özdeğin varlığına olan inançlarından vazgeçmeleri beklenir. Ama bu önvarsayım düşüncelerimize o denli yerleşmiştir ki, ondan nasıl ayrılacağımızı bilemiyoruz. Bu da bizi soyut ve belirsiz varlık veya olay kavramlarını anlatmak için, bu özdek sözcüğünü kullanmaya yönlendiriyor. Bizim açımızdan bakıldığında duyumsamalarımız veya düşüncelerimiz yolu ile anlığımıza işlenen bütün düşünüler, duyumlar ve kavramlar bağlamında, devinmeyen, düşünmeyen, algılanmayan bir olayın varlığını onaylayamayız. Her şeye yeten ruhun yanından bakarsak anlığımızda düşünüler oluşturmak için tanrının etkinlik gücü olmayan bir olayca yönlendirildiğine kesinkes inanamayız.

75. Burada, önyargının olağanüstü bir örneği ile karşı karşıyayız. Usun bütün kanıtlamalarına karşın, insanlar düşünüsü olmayan özdeğe bağlı kalıyorlar. Özdeği, sanki kendilerini tanrının isteminden korumak, onu dünya işlerinden daha da uzaklaştırmak amacı ile kullanıyorlar. Ama özdeğe olan inançlarını sağlamlaştırmak için ellerinden gelen her şeyi yapsalar da, us onları terk ettiğinde düşüncelerini özdeğin olasılığı ile desteklemeye çalışsalar da ve bu olasılığı, usun yol göstericiliği olmadan, sınırsız bir düş gücü kullanımı ile savunsalar da, bundan elde ettikleri en fazla şey, tanrının anlığında bazı bilinmeyen düşünülerin olduğudur. Çünkü bu, eğer gerçekten bir şey kastediliyor ise tanrısal neden ile söylenmek istenendir ve sonunda, artık olan şey için değil, yalnızca sözcük için çabalamaktır.

76. Tanrının anlığında böyle düşünülerin olup olmadığı ve bunlara özdek denip denmeyeceği konusuna girmeden; düşünmeyen özdeğe veya büyüklük, devinim gibi öbür algılanabilir nitellerin altlığı durumundaki bir özdek düşünüsüne bağlı kalırsanız yanılırsınız diyoruz. Bizce böyle bir şeyin varolması kesinkes olanaksızdır. Çünkü nitellerin algılayıcı olmayan bir özdekte ortaya çıktığının veya onun üzerine yüklendiğinin söylenmesi açık bir çelişkidir.

77. Şöyle diyebilirsiniz: Büyüklüğün ve algıladığımız öbür nitellerin düşünmeyen bir taşıyıcısının olmadığını onaylasak da algılanmayan, devinimsiz bir özdek veya bazı başka nitellere bir altlık vardır belki. Bunlar bizce tıpkı doğuştan kör birine renklerin kavranılmaz olduğu gibi kavranılamaz olabilir. Çünkü onlara uyarlanmış bir duyumuz yok; ama olsaydı, bunlardan, kör birinin görme yetisini kazandığında ışığın ve renklerin varlığından kuşku duymadığı denli kuşku duymazdık. Öncelik ile şunu söyleyelim ki, eğer özdekten kastettiğiniz yalnızca bilinmeyen nitellerin bilinmeyen altlığı ise bu bizi hiç ilgilendirmiyor. Kendini ve nedenini bilemediğimiz şeyler konusunda tartışmanın bize ne yararı var.

78. Ama ayrıca, yeni bir duyumuz olsaydı, bu bize yalnızca yeni düşünüler veya duyumsamalar sağlayabilirdi ve o zaman, daha önce kılık, devinim, renk ve benzerleri ile bağıntılı olarak sunduğumuz gibi, algılayamayan bir özdekte varolmalarına karşı çıkmak için aynı nedenimiz olurdu. Gösterdiğimiz gibi, niteller yalnızca onları algılayan bir anlıkta varolan duyumsamalar veya düşünülerden başka bir şey değildir. Bu yalnızca şu anda bize yabancı gelmeyen düşünüler için değil, aynı zamanda olası bütün düşünüler için de geçerlidir.

79. Şöyle üsteleyeceksiniz: Özdeğin varlığına inanmak için hiçbir nedenimiz olmasa, onu hiç kullanamasak, onun ile hiçbir şeyi açıklayamasak veya o sözcüğün ne anlama geldiğini bile kavrayamasak da özdek vardır ve genel olarak tözün veya düşünülerin nedenidir demek bir çelişki değildir. Bu sözcüklerin anlamını açığa çıkarmakta veya ne anlama geldikleri konusunda herhangi bir özel açıklamaya bağlı kalmakta büyük zorluklar olabileceğini onaylamamız gerekiyor. Bunu şöyle yanıtlıyoruz: Anlamsız kullanıldığında sözcükleri çelişkiye düşme tehlikesi olmadan istediğiniz gibi bir araya getirebilirsiniz. Örneğin, İki kere iki yediye eşittir diyebilirsiniz, yeter ki bu sözcükleri alışılagelmiş anlamları ile değil, başka bir amaç için kullandığınızı belirtin. Amacınız doğrultusunda nitelsiz, devinimsiz, düşünmeyen bir özdek vardır ve bu özdek düşünülerimizin nedenidir diyebilirsiniz. Bu durumda hem birinci önermeden hem de bundan aynı şeyi anlarız.

80. Son olarak özdeksel özdeğin nedenini bir yana bırakıp, yalnızca özdeğin bilinmeyen bir şey olduğunu, ne töz ne de nitel, ne ruh ne de düşünü, etkisiz, düşüncesiz, bölünmez, devinmeyen, büyüklüksüz, hiçbir yerde varolmayan bir şey olduğunu söylersek ne dersiniz? Töz veya nedene veya özdeğin herhangi bir olumsal kavramına karşı her türlü önesürüm, bu olmayan özdek tanımına sadık kalındığı sürece hiçbir etki yaratmaz. Uygun görürseniz, özdeği insanların hiçbir şey sözcüğünü kıllandığı anlamda kullanabilirsiniz diye yanıtlarız. Çünkü sonuçta, bize göre bu tanımın sonucu şudur: Parçalarını, ister hepi birlikte ister tek tek dikkatlice düşündüğümüzde, anlığımızda hiçbir şey teriminin yarattığı etkiden ayrımlı bir etki veya izlenim bulamıyoruz.

81. Yukarda verilen tanımın, onu hiçbir şeyden yeterince ayıran bir şeyi, yani olduğu şeyin, kendiliğin veya varoluşun olumlu soyut düşünüsünü içerdiğini söyleyebilirsiniz. Soyut genel düşünüleri savlayanlar bunu en soyut ve genel kavram olarak adlandırıyorlar. Biz ise buna en anlaşılmaz olanı diyoruz. Ayrımlı düzen ve kapsamlarda, yetenekleri yaratıcının bize bağışladığından çok daha fazla olan çeşitli ruhların varlığını yadsımak için hiçbir neden görmüyoruz. Bizim, kendi az, dar algı alanlarımıza dayanarak, yüce ruhun tükenmez gücünün onlara hangi düşünüleri aşılayabileceğini savlamak, kesinkes en büyük bilisizlik ve küstahlık olurdu. Bildiğimiz kadarı ile birbirinden ve bizim algıladıklarımızdan bütünü ile ayrımlı sayısız düşünü veya duyumsama olabilir; tıpkı renklerin seslerden ayrımlı olması gibi. Ama varolabilecek sonsuz çeşitlilikteki ruhlar ve düşünüler konusunda ne denli az şey kavradığımızı onaylamaya ne denli hazır olsak da, biri ruh ve düşünüden, algılamaktan ve algılanmaktan soyutlanmış bir varlık veya varoluş kavramı olduğunu savladığında onu tutarsız olmak ile ve sözcükler ile oynamak ile suçluyoruz. Şimdi de dinsel gerekçeler ile yapılabilecek karşı çıkışları ele almalıyız.---------------------