G. Berkeley; İnsan Bilgisinin İlkeleri: Bölümler 1-50

Sanat Tanımı Topluluğu

 

1. İnsan bilgisinin nesnelerini inceleyen herkes, bunların hepsinin ya gerçekten duyulara işlemiş düşünüler olduğunu ya da kişinin kendisinin duyumsamalarını ve anlıksal etkinliklerini dikkate alarak algıladığı düşünüler olduğunu, bellek veya betileme gücü yardımı ile ilk iki türden düşünülerin birleştirilmesi, bölünmesi veya yeniden üretilmesi ile oluşturulan düşünüler olduğunu kavrayacaktır. Görme yolu ile elde ettiğimiz ışığın, renklerin ayrımlı düzeyleri ve çeşitlemeleri ile bağıntılı düşünülerimiz var. Dokunma yolu ile sert ve yumuşak, sıcak ve soğuk, devinim ve direnç gibi düşünüleri algılıyoruz. Koklama bize kokuları sağlıyor. Damak tatları ve işitme sesleri anlığımıza tüm ton ve bireşim çeşitliliği ile iletiliyor. Bunlar, çoğu düşününün birbirine eşlik ettiği gözlemlendiğinden, tek bir şey gibi alınarak bir ad ile gösterilir. Örneğin, belirli bir renk, tat, koku ve kılığın bir arada gözlemlenmesi üzerine, bunlar tek bir şey olarak onaylanarak elma diye adlandırılır. Düşünü toplulukları taş, ağaç, betik ve benzeri algılanabilir şeyleri oluşturarak bizde, bizleri hoşnut edip etmemelerine bağlı olarak, sevgi, nefret, sevinç, keder ve benzeri duyguları da uyandırabilir.

2. Sonsuz çeşitlilikteki düşünülerin veya bilgi nesnelerinin yanı sıra, onları bilen veya algılayan ve isteme, betileme ve anımsama gibi çeşitli tarzlarda onlara etki eden bir şey de vardır. Bu algılayan, etkin varlığa biz anlık, ruh, can veya ben diyoruz. Bu sözcükler düşünülerimizden herhangi birine değil, onlardan bütünü ile ayrımlı bir şeye, onların varolduğu veya algılandığı bir şeye göndermede bulunur. Bu ikisi eşdeğerdir, çünkü bir düşününün varoluşu, onun algılanmasıdır yalnızca.

3. Herkes düşünülerin yalnızca anlıkta varolduğu konusunda anlaşır. Bize göre, duyularımıza işleyen çeşitli duyumsamaların veya düşünülerin, nasıl bir araya getirilmiş olurlar ise olsunlar (yani, hangi nesneleri oluştururlar ise oluştursunlar), kendilerini algılayan bir anlık dışında varolamayacakları açıktır. Bunu, sezgisel olarak, algılanabilir şeylere uygulandığında varolmak teriminin ne anlama geldiğine dikkat ederek anlayabiliriz. Üzerinde yazı yazdığımız masa var, yani onu görüyor ve duyumsuyoruz. Biz odamızın dışındayken de onun varolduğunu söylerdik. Odamızda olsaydık onu ​​algılardık ya da bir başka anlık onu algılamakta. Benzer tarzda, bir koku vardı (yani koklandı); bir ses vardı (işitildi); Bir renk veya kılık vardı (görüldü) veya duyumsandı. Bu tür anlatımlardan anlayabileceğimiz budur. Ama düşünmeyen, algılanıp algılanmamalarına bakılmaksızın varolduğu ileri sürülen, düşünüler dışındaki, şeylerden söz edenler var ama bu kesinkes anlaşılamazdır. Düşünmeyen şeyler için varolmak, algılanmak olduğundan bunlar, onları algılayan anlıkların veya düşünen şeylerin dışında varolamazlar.

4. Gerçekten de, algılanabilir tüm nesnelerin (evler, dağlar, nehirler vb.) anlıkça algılanmadan bağımsız olarak varolduğuna yaygın olarak inanılmaktadır. Ama bu inanç ne kadar yaygın olarak ve güven ile benimsenir ise benimsensin, sorgulama yürekliliğini gösteren herkes (yanılmıyorsak)  bunun açık bir çelişki içerdiğini görecektir. Çünkü evler, dağlar, nehirler vb. kendi duyumsamalarımız ile algıladığımız şeylerden başka nedir? Kendi düşünülerimiz veya duyumsamalarımızdan başka ne algılıyoruz? Bunların, tek başlarına veya birlikte, algılanmadan var olmaları açıkça çelişkili değil mi?

5. Anlıktan bağımsız varolan şeyler konusundaki inancı incelersek temelde soyut düşünüler öğretisine dayandığını göreceğiz. Çünkü algılanan şeylerin varlığını algılanmalarından ayırmaktan, yani onların algılanmadan varolduklarını tasarlamaktan daha duyarlı ve kesin bir soyutlama türü olabilir mi? Işık ve renkler, sıcak ve soğuk, uzam ve kılıklar, kısacası gördüğümüz ve duyumsadığımız şeyler; bunlar yalnızca bir sürü duyumsama, kavram, düşünü veya duyu izlenimi değil mi? Bunlardan herhangi biri, düşüncede bile, algıdan ayrılabilir mi? Bunu yapmanın bir şeyi kendinden ayırmaktan daha kolay olmadığını düşünüyoruz. Ayrı varolabilen nesneleri, birbirinden ayrı hiç deneyimlememiş olsam bile, ayrı tasarlayarak soyutlayabileceğimi yadsımıyorum. Örneğin, uzuvları olmayan bir insan gövdesini betileyebilirim veya gülün kendini düşünmeden bir gülün kokusunu tasarımlayabilirim. Ama tasarımlama veya betileme gücüm gerçekte varolabilecek veya algılanabilecek şeylerin ötesine uzanmaz. Bu neden ile, gerçek bir şeyi duyumsamadan göremeyeceğim için, algılanabilir bir şeyi duyumsama veya algıdan bağımsız olarak tasarımlayamam.

6. Bazı gerçekler usa o denli yakın ve açıktır ki, gözlerinizi açtığınız anda onları görürsünüz. Buradaki önemli gerçek şu: Göktekiler ve yeryüzündeki bütün şeyler, dünyanın yapısını oluşturan bütün cisimler, bir anlık dışında varolamaz. Varolmaları, algılanmaları veya bilinmeleri demektir. Dolayısı ile bir şey, gerçekten algılanmadığı sürece (yani benim anlığımda veya başka herhangi bir yaratılmış anlıkta (ruhta) varolmadığı sürece), ya hiç varolmaz ya da bir önsüz sonsuz ruhta varolur. Çünkü böyle bir şeye bir ruhtan ayrı bir varoluş tanımak mantıklı olmadığı gibi soyutlamanın bütün saçmalığını da içerir. Bu görüşün doğruluğuna güvenmek için yalnızca düşünmeniz ve kendinizde algılanabilir bir şeyin varlığını algılamanızdan ayırmaya çalışmanız yeterlidir. Bunu yapamayacağınızı anlayacaksınız.

7. Yukarda anlattıklarımızdan tek özdek algılayan şeyler olan anlıklardır sonucu çıkıyor. Aynı sonuca varan bir başka çıkarım da algılanabilir niteller olan renk, kılık, devinim, koku, tat ve benzerlerinin duyumsanan düşünüler olduğudur. Algılamayan bir şeyde bir düşününün var olabileceğini varsaymak açıkça çelişkilidir. Çünkü bir düşünüsü olmak algılamak demektir: Dolayısı ile renk, kılık gibi düşünüleri olan her şey bu nitelleri algılamalıdır; buradan açıkça şu sonuç çıkıyor: Düşünü olmayan bir özdek veya düşünülerin bir dayanağı (özdeği) olamaz.

8. Ama düşünüler anlığın dışında varolamasalar bile benzerleri, kopyaları anlığın dışında, düşünmeyen bir özdek üzerinde varolabilirler diyebilirsiniz. Oysa bir düşününün benzeyebileceği tek şey başka bir düşünüdür. Bir renk veya kılık başka bir renk veya kılıktan başkasına benzeyemez. Kendi düşüncelerinize biraz dikkat edin ve düşünüleriniz dışında hiçbir benzerlik tasarımlayamayacağınızı göreceksiniz. Ayrıca, düşünülerimizin betileri oldukları savlanan dışsal şeyler algılanabiliyorlar mı? Onlar algılanabiliyorlar ise düşünüden başka bir şey değildir. Algılanabilir olmadıklarını söylerseniz, bir rengin görünmeyen bir şeye; sertin veya yumuşağın katı olmayan bir şeye benzemesinin ve öbür niteller için de söyleminizin mantıklı olup olmadığını sorarız.

9. Bazı düşünürler nitelleri birincil ve ikincil diye ayırıyor: Birincil nitel terimini büyüklük, kılık, devinim, durağanlık, katı (cisim) ve sayı için kullanıyorlar. İkincil niteller sözü ise renkler, sesler, tatlar gibi öbür bütün algılanabilir nitelleri anlatıyor. İkincil niteller konusundaki düşünülerimizin anlığın dışında var olan yani algılanmayan şeylere benzemediği onaylanıyor. Ama birincil niteller konusundaki düşünülerimizin, anlığın dışında, cisimsel özdek dedikleri düşünmez bir taşıyıcı üzerinde gerçekleşen şeylerin betileri olduğu savunuluyor. Bu neden ile özdek sözünden, büyüklük, kılık ve devinimin üzerinde gerçekten varolduğu, düşünmez bir özdeği anlamamız gerekiyor. Ama biz zaten büyüklük, kılık ve devinimin anlıkta varolan düşünülerden başka bir şey olmadığını ve bir düşününün başka bir düşünüden başka bir şeye benzeyemeyeceğini gösterdik. Dolayısı ile özdek veya cisimsel özdek kavramının kendisi açıkça bir çelişki içermektedir.

10. Kılık, devinim ve öbür birincil nitellerin anlığın dışında, düşünmez özdeklerde varolduğunu savlayanlar, renklerin, seslerin, sıcağın, soğuğun ve öbür ikincil nitellerin ise varolmadıklarını ileri sürüyorlar. Onlara göre, İkincil nitellerin, anlıkta ortaya çıkan, özdeğin parçacıklarının ayrımlı boyutlarına, dokusuna ve devinimine bağlı duyumsamalar olduğu kesin bir gerçek. Şimdi, eğer (1) birincil nitellerin ikincil niteller ile ayrılmaz bir tarzda bir arada olduğu ve düşüncede bile onlardan soyutlanamayacağı kesin ise, (2) birincil nitellerin tıpkı ikincil niteller gibi yalnızca anlıkta varolduğu açıkça ortaya çıkar. Kendinize yönelin ve başka hiçbir algılanabilir niteli olmadan bir katının büyüdüğünü ve devindiğini kavramanızı sağlayan anlıksal bir soyutlama yapıp yapamayacağınıza bakın. Biz açıkça görüyoruz ki, büyüyen, devinen bir katı düşünüsünü ancak ona bir renk veya başka algılanabilir bir nitel verirsem oluşturabilirim. Bu nitellerin ise yalnızca anlıkta varolduğu, tartıştığımız düşünürlerce onaylanıyor. Kısaca, öbür bütün nitellerden ayrı değişme, kılık ve devinim düşünülemez. Dolayısı ile birincil niteller de ikincil nitellerin bulunduğu yer olarak onaylanan anlıkta bulunmalıdır.

11. Büyüklük ve devinim konusunda bir başka nokta daha: Büyük ve küçük, hızlı ve yavaş kavramlarının çoğun yalnızca anlıkta varolanları gösterdiği onaylanır. Çünkü bunlar görelidir: Bir şeyin büyük mü küçük mü olduğu, hızlı mı yavaş mı devindiği, algılayanın duyu örgenlerinin durumuna veya konumuna bağlıdır. Dolayısı ile anlığın dışında bir büyüklük var ise, ne büyük ne de küçük olmalıdır. Anlığın dışındaki devinim de ne hızlı ne de yavaştır. Buradan, bunların anlığın dışında varolmadığı sonucu çıkar (hayır! varlar; bunlar genel büyüklük ve genel devinimdir diye yanıtlarsanız, bu, anlığın dışında varolan büyük, küçük olan ve devinimdeki özdekler konusundaki öğretinin o garip soyut düşünüler kuramı ile bağıntılı olduğunun yeni bir kanıtı olacaktır). Dolayısı ile düşünmeyen özdeklerin büyüklüğü olamaz ve bu da onların katı olamayacakları anlamına gelir, çünkü bir şeyin katı olup da büyüklüğü olmadığını varsaymak saçmadır.

12. Öbür temel nitellerin anlığın dışında varolduğu onaylansa bile, sayının bütünü ile anlıkça yaratıldığını onaylamalıyız. Bu, aynı şeye anlığın onu nasıl gördüğüne bağlı olarak ayrımlı sayılar verilebileceğinin ayrımına varan herkes için apaçıktır. Böylece, aynı uzaklık, anlığın onu metre, desimetre veya santimetre cinsinden düşünmesine bağlı olarak bir, on veya yüzdür. Sayı o kadar açıkça göreli ve insanların anlayışına bağlıdır ki, birinin ona anlığın dışında saltık bir varlık yüklemiş olması bizi şaşırtıyor. Bir betik, bir sayfa, bir satır diyoruz; bunların hepsi eşit derecede birimdir. Yani, her biri bir şeydir ama betik birçok sayfa içerir ve sayfada birçok satır vardır. Her durumda, açıkçası, burada sözünü ettiğimiz şey, anlığın kendine göre bir araya getirdiği belirli bir düşünü birleşimidir; örneğin, betik diye adlandırmayı seçtiğimiz düşünü birleşimidir.

13. Bazı düşünürlerin, birliğin (birin) yalın veya bileşik olmayan, bütün düşünülere eşlik eden bir düşünü olduğunu savunduğunun ayrımına varıyoruz. Biz bir sözcüğüne karşılık gelen böyle bir düşünümüz olduğunu sanmıyoruz. Anlığımızda olsaydı onu görmemezlik edemezdik: Bütün düşünülerimize eşlik ettiği ve bütün duyusal ve düşünsel yollar ile algılandığı söylendiğinden, bütün düşünülerimiz arasında bize en tanıdık gelen düşünü olmalıydı. Kısacası, bu soyut bir düşünüdür!

14. Bir başka nokta da şu: Bazı modern düşünürler belirli algılanan nitellerin özdekte veya anlığın dışında varolmadığını savunuyor. Gerekçeleri algılanan bütün niteller için aynı şeyi kanıtlamak için kullanılabilir. Örneğin bir ele soğuk gelen bir cismin öbür ele sıcak geldiğini belirterek şu sonuca varıyorlar: Sıcak ve soğuk yalnızca anlığın durumlarıdır ve ortaya çıktıkları bedensel özdeklerdeki hiçbir şeye benzemezler. Eğer bu çıkarsama doğru ise, neden onu uygulayarak kılık ve büyüklüğün özdekte olan herhangi bir belirlenmiş nitele benzemediğini kanıtlayamayalım, çünkü bunlar aynı göze ayrımlı durumlarda veya aynı durumda ayrımlı durumdaki gözlere farklı görünürler? Gene, onlar şunu savunuyor: Tatlılık aslında tatlı diye betimlenen şeyde değildir, çünkü tatlılık, şeyin kendisinde herhangi bir değişiklik olmaksızın karşıtına dönüşebilir; çünkü bu tadan kişinin damak tadınımına bağlıdır. Peki, gözlemcinin anlığındaki düşünülerin ardışıklığının yavaş veya hızlı olmasına bağlı olarak, şeyin kendisinde herhangi bir değişme olmaksızın, daha hızlı veya daha yavaş deviniyor gibi görünmesinden, devinimin anlık dışında olmadığını savunmak da aynı derecede mantıklı değil mi?

15. Özet ile renklerin ve tatların yalnızca anlıkta varolduğunu kanıtladığı düşünülen çıkarsamalar, uzam, kılık ve devinimin de anlıkta varolduğunu kanıtlamak için aynı derecede güçlüdür. Gerçekte ise, bu çıkarsamalar dışsal bir nesnede uzamın veya rengin olmadığını değil, yalnızca, duyumsamalarımızın bize bir nesnenin gerçek uzamını veya rengini anlatmadığını kanıtlamaktadır. Önceki tartışmalarımız daha iyisini yapıyor: Anlığın dışında, düşüncesiz bir şeyde herhangi bir renk, uzam veya başka algılanabilir bir nitelin varolmasının olanaksız olduğunu veya anlığın dışında nesne diye bir şeyin var olmasının olanaksız olduğunu açıkça gösteriyor.

16. Alışılagelmiş görüşü biraz daha inceleyelim: Uzam özdeğin bir nitelidir ve özdek uzamın taşıyıcısıdır (substratum) deniyor. Taşıyıcı özdeğin uzamı sözcükleri ile ne demek istediğinizi bize açıklayın dediğimizde. Özdek konusunda bir düşünüm olmadığından açıklayamam yanıtı veriliyor. Bu durumda biz de şunu söylüyoruz: Özdeğin kendinde nasıl bir şey olduğu konusunda bir düşününüz olmasa bile o konuda göreli bir düşününüz olmalı ki, özdeğin niteller ile bağıntısını ve onları taşıdığını söylemenin ne anlama geldiğini bilesiniz. Bunu bilmiyorsanız söylediklerinizin hiçbir anlamı yoktur. Bu durumda taşıyıcıyı açıklayın. Burada alışılagelmiş veya gerçek anlamı ile örneğin sütunların bir binayı taşıdığını söylediğimiz anlamda kullanılamayacağından, taşıyıcının ne anlama geldiği açıkça anlatılmalıdır.

17. En titiz düşünürlerin, taşıyıcı özdek sözü ile anlatmak istediklerini düşündüğümüzde, bu seslemelere verebilecekleri tek anlamın, genel olarak varlığın taşıyıcı nitellerinin göreli kavramı olduğunu onayladıklarını görüyoruz. Genel olarak varlık bize en soyut ve anlaşılmaz düşünü gibi geliyor. Taşıyıcı nitellere gelince, bunların olağan anlamında alınmayıp başka bir anlamda alınması gerektiği söyleniyor ama bize bu öbür anlamın ne olduğu anlatılmıyor. Bu neden ile taşıyıcı özdek sözünü oluşturan iki parçanın da açık bir anlamı olmadığına inanıyoruz. Bu özdeksel alt yapıyı veya kılığın, devinimin ve öbür algılanabilir nitellerin taşıyıcısını neden daha fazla tartışalım? Ayrıntılarından ne çıkarsarsak çıkarsayalım genel olarak varlık ve taşıyıcı (substuratum) kavramları kılık, devinim ve öbür şeylerin anlığın dışında varolduğunu açıkça anlattığından çelişkili ve us dışıdır.

18. Anlığın dışında katı, kılıklı, devinimli özdeksel cisimlerin varolması olanaklı olsaydı böyle şeylerin varolduğunu ya duyumsamalarımız ile ya da usumuz ile bilirdik. Duyumsamalarımız ile hemen algılanan düşünüler bize anlığın dışında bu düşünülere benzeyen şeylerin varolduğunu söylemez. Özdekçilerin kendileri de bunu onaylıyor: Dolayısı ile dışsal şeyler konusundaki bilgimizin duyumsamalarımız ile algılananlardan çıkarsanarak us yolu ile elde edilmiş olması gerekir. Peki, bizi algıladığımız düşünülerden anlığın dışında cisimlerin olduğuna inanmaya götürecek nedenler neler olabilir? Özdeğin savunucuları da özdeksel şeyler ile düşünülerimiz arasında herhangi bir zorunlu bağıntının varlığını savlamıyor. Şu an bizdeki bütün düşünülerin, onlara benzeyen dışsal hiçbir özdeksel şeyin varlığı olmaksızın da bizde bulunabileceğini herkes onaylıyor: Düşlerde, sanrılarda ve benzerlerinde görülenler bunu tartışılmaz kılıyor. Bu durumda, düşünülerimizin dışsal nedenleri olduğunu varsaymak zorunda olmadığımız açık.

19. Duyumsamalarımızı açıklamak için dışsal cisimlere kesinlik ile gerek olmasa da, deneyimimizin sürecini dışsal cisimlerin olmadığı yerine olduğu varsayımı ile açıklamak, daha kolaydır diye düşünebilirsiniz. Bu neden ile anlığımızın onlar konusunda düşünüler edinmesine neden olan cisimlerin varolması en azından olasılıklıdır. Ama bu da savunulabilir değil: Özdekçiler, bedenin ruh üzerinde nasıl etki edebileceğini veya bir bedenin herhangi bir düşünüyü anlığa nasıl yerleştirebileceğini anlayamadıklarını onaylıyorlar. Bu da düşünülerimizin nasıl üretildiğini bilmediklerini onaylamak ile eşdeğerdir. Dolayısı ile anlığımızda düşünülerin üretilmesini açıklamak için cisimsel özdeği varsaymak gerekmez, çünkü bu varsayım ile veya bu varsayım olmadan, bunun gizemini koruduğu onaylanmaktadır. Dolayısı ile bedenlerin anlığın dışında varolması olanaklı olsa bile, onların gerçekten varoldukları konusundaki inanç çok zayıf olmalıdır. Çünkü bu, Tanrı'nın işe yaramaz ve hiçbir amaca hizmet etmeyen sayısız şey yarattığını varsaymayı içerir.

20. Kısacası, eğer dışsal cisimler olsaydı, bunu kesinkes bilemezdik ve eğer olmasaydı, şimdi bizde bulunanlar gibi, varolduklarını düşünmek için aynı nedenlerimiz olurdu. Kimse şunların olanağını yadsıyamaz: Düşünen bir varlık, dışsal cisimlerin yardımı olmadan, bunlara inanan ile aynı duyumsamalar veya düşünüler dizisi ile etkilenebilir; bunlar aynı sırada ve benzer canlılıkta onun anlığına işlenebilir. Bu gerçekleştiğinde, o düşünen varlık, dışsal cisimlerin olduğunu benimseyen ile aynı şeye inanmak için edinebileceği bütün nedenleri edinemez miydi? Kuşkusuz edinirdi ve bu durum, tek başına, herhangi bir uslu insanın, anlığının dışında cisimlerin varolduğunu göstermek için düşündüğü çıkarsamaların gücünden kuşku duymasına yeterlidir.

21. Eğer, bu anlatılanlardan sonra da, özdeğin varlığına karşı çıkan daha fazla gerekçeye gereksinme duyulur ise bu öğretiden kaynaklanan birçok yanlışlık ve zorluğu sıralayabiliriz. Özdek felsefede sayısız tartışmaya ve anlaşmazlığa, dinde ise daha da önemli tartışmalara yol açmıştır. Ama biz burada bunun ayrıntılarına girmeyeceğiz, çünkü anlıktan bağımsız özdek diye bir şeyin varolduğu öğretisinin kötü sonuçları konusundaki çıkarsamaların, bu öğretinin içsel kusurları ve onu destekleyecek iyi nedenlerin yokluğu konusunda önceden yeterince kanıtlanmış olan şeyi doğrulamak için bu ayrıntılara girmenin gereksiz olduğunu düşünüyoruz.

22. Özdek konusunu ele alırken, gereği olmadan, konuşmamızı uzattığımızı düşünmenize neden olduk. Bir iki satırda en küçük bir düşünme yeteneği olan kişileri bile inandıracak bir şeyi neden bu kadar çok vurgulamaya gerek vardı? Kendi düşüncelerinize bakın ve bir sesin, kılığın, devinimin veya rengin anlığın dışında veya algılanmadan varolmasının olanaklı olduğunu kavramaya çalışın. Bunu yapabilir misiniz? Bu yalın düşünce deneyi, savunduğunuz şeyin tam bir çelişki olduğunu görmenizi sağlayabilir. Eğer devinimdeki bir özdeğin veya genel olarak herhangi bir düşününün onu algılayan bir anlık dışında varolmasının olanaklılığını kavrayabiliyorsanız, özdeğe karşı çıkmamızdan vazgeçeceğiz ve onun varlığına inanmanızın nedenini bize açıklayamasanız da savunulan o dışsal cisimler düzeneğinin varlığını onaylayacağız. Geneliyoruz: Doğruyu söyleme olasılığınız bile doğruyu dile getirdiğinizin kanıtı sayılacaktır.

23. Ama diyorsunuz, örneğin, bir parktaki ağaçları ya da bir raftaki betikleri orada algılayacak kimse bulunmadığında da betileyebiliyoruz. Biz de bunun gerçekten betilenebileceğini söylüyoruz, ama betilediğinizde ne olduğuna bakalım: Anlığınızda betikler ve ağaçlar dediğiniz düşünüleri oluşturuyorsunuz ama onları algılayacak birinin düşünüsünü oluşturmayı savsaklıyorsunuz ve bunlar olurken hepsini algılıyorsunuz veya düşünüyorsunuz. Bu anlığınızda yalnızca düşünüler betileme veya oluşturma gücü olduğunu gösteriyor; düşüncenizin nesnelerinin anlığınızın dışında varolmasının olanaklı olduğunu göstermiyor. Bunun için, onların düşünülmemiş olarak varolduklarını kavramanız gerekir ki bu açık bir çelişkidir. Dışsal cisimlerin varlığını kavramaya ne denli çalışırsak çalışalım, elde ettiğimiz tek şey kendi düşünülerimizi düşünmektir. Anlık, kendini dikkate almadığı için kendinin dışında varolan, düşünülmemiş cisimleri kavrayabileceğini düşünmeye yönlendirilir ve bu neden ile kavradığı şeyleri içerdiğinin veya düşündüğünün ayırımına varmaz.

24. Kendi düşüncelerimize biraz daha derinlemesine bakmak, anlığın dışındaki algılanabilir nesnelerin saltık varoluşu söyleminin anlamını anlayıp anlayamayacağımızı kesin olarak bilmek için yeterlidir. Bize göre bu sözcükler ya doğrudan bir çelişkiyi gösteriyor ya da bunların hiçbir anlamı yoktur. Bunu size kanıtlamak için, kendi düşüncelerinize dingin bir tarzda yoğunlaşmanızı istemekten daha dolaysız ve uygun bir yol bilmiyoruz. Eğer bu çaba size bu sözcüklerin içlerinin boş olduğunu veya bunların tutarsızlığını gösterir ise bu kesinkes inanmanız için yeterli olacaktır. Bu neden ile direştiğimiz şey şu düşünmeyen şeylerin saltık varoluşu sözünün ya hiçbir anlamının olmadığı ya da iççelişkili bir anlamı olduğudur. Bunu yineliyor,  bildiriyor ve dikkate alarak düşünmenizi istiyoruz.

25. Bütün düşünülerimiz yani algıladığımız şeyler edilgindir; içlerinde hiçbir güç veya eylem bulunmaz. Bu neden ile bir düşünü başka bir düşünüyü üretemez veya etkileyemez. Buna inanmak için, yalnızca düşünülerimizi dikkate almamız yeterli. Bunlar anlıkta bulunduklarından içlerinde bir şey var ise onlar da algılanmalıdır. İster duyumsamasal ister yansımasal olsun, düşünülerimizin içlerinde hiçbir güç veya etkinlik algılamıyoruz. Biraz düşündüğünüzde yansızlığın ve eylemsizliğin düşünülerin özünü oluşturduğunu kavrarsınız. Bu durumda bir düşününün hiçbir şey yapamayacağının veya (kesin olarak) hiçbir şeye neden olamayacağının, etkin olan hiçbir şeye benzeyemeyeceğinin ayrımına varırsınız. Buradan, boyut, kılık ve devinimin duyumsamalarımızın nedeni olamayacağı açıkça anlaşılıyor. Bu yüzden duyumsamalarımıza şeylerin içlerinde bulunan parçacıkların düzeninin, sayısının, deviniminin ve büyüklüğünün neden olduğu ve duyumsamalarımızın bu parçacıklarda bulunan güçlerden kaynaklandığı sözü doğru değildir.

26. Sürekli bir düşünü akışı algılıyoruz: Yenileri ortaya çıkıyor, öbürleri değişiyor veya kayboluyor. Bu düşünülerin bir nedeni olmalı; bağıntılı oldukları, onları ortaya çıkaran ve değiştiren bir şey olmalı. 25. bölümden de anlaşılacağı gibi, bu neden herhangi bir nitel, düşünü veya düşünü birleşimi olamaz, çünkü düşünüler edilgindir. Yani onların nedensel güçleri yoktur. Bu durumda nitellerin de güçleri yoktur, çünkü niteller düşünülerdir. Bu neden ile neden olan bir töz olmalıdır, çünkü gerçek tözlerden ve onların nitellerinden oluşur. Cisimsel veya özdeksel bir töz olamayacağını gösterdik. Bu neden ile düşünülerin nedeninin cisimsel olmayan, etkin bir töz, yani bir ruh olduğu sonucuna varmalıyız.

27. Ruh yalın, etkin bir varlıktır. Düşünüleri algılayan bir şey olarak düşünüldüğünde, ona anlama denir. Düşünü üreten ve onlarla bir şeyler yapan olarak düşünüldüğünde ise o istenç diye adlandırılır. Bunlar ruhtaki güçlerdir. Hiç kimse ruh düşünüsü oluşturamaz. Hiçbir düşünü etkin bir şeyi gösteremez. Düşünülerin değişiminin etkin bir nedeni olan bir düşününüzün olması kesinkes olanaksızdır. Ruh doğası gereği algılanamaz; algılayabileceğimiz şeyler ürettiği etkilerdir. Düşünüler edilgin, ruhlar ise etkindir. Bu konuda kendinize bakmalı ve etkin bir varlık düşünüsünü, yani gücü olan bir şeyi oluşturmaya çalışmalısınız. Bunun için, sizde istenç ve anlama denen iki gücün düşünülerinin olması gerekir. Bu düşünüler birbirinden ve genel olarak varlık düşünüsü olan, ruh denen üçüncü bir düşünüden ayrımlıdır. Ruhun bu iki gücünü destekleyen göreli bir kavramınız da olmalı. İstenç ve ruh sözcükleri düşünülerden ayrımlı bir şeyi gösteriyor. Bu şey bir etkendir. Gene de, ruh, anlık, sevgi, istenç gibi anlıksal işlemler konusunda bir düşünümüz olduğunu onaylamalıyız, çünkü bu sözcükleri anlıyoruz.

28. Anlığımızda istediğimiz zaman düşünüler uyandırabildiğimizin ve anlıksal sahneyi istediğimiz zaman değiştirebildiğimizin ayrımına varıyoruz. Yalnızca istememiz ile hemen şu ya da bu düşünü anlığımızda beliriyor. İstediğimizde o düşünüyü ortadan kaldırıp başka bir düşünüyü anlığımızın önüne getirebiliyoruz. Düşünüleri böylece oluşturup ortadan kaldırabilmesi yüzünden anlığa etkin diyoruz. Anlık kesinkes etkindir; bunu deneyimlerimizden biliyoruz. Ama düşünmeyen etkenlerden veya istençsiz düşünü uyandırmaktan söz eden herkes, kendini sözcüklerin yanıltmasına kaptırıyor demektir.

29. Kendi düşüncelerimiz üzerinde ne denli gücümüz olur ise olsun, duyumsamalarımız aracılığı ile edindiğimiz düşünülerin, istencimize bağlı olmadığını görüyoruz. Gün ışığında yumuk gözlerimizi açtığımızda, bir şey görüp görmeyeceğimizi veya hangi nesneleri göreceğimizi seçmek bizim elimizde değil ve aynı şey işitme ve öbür duyumsamalar için de geçerli. Duyumsamalarımız aracılığı ile bize gelen düşünülerden istencimiz sorumlu değil. Öyle ise onları üreten başka bir istenç (başka bir ruh) olmalı.

30. Duyumsamasal düşünüler, betileme düşünülerinden daha güçlü, daha canlı, daha keskin ve aynı zamanda kararlı, yani düzenli ve tutarlıdır. İnsanların anlıklarına istediklerinde getirdikleri düşünüler ise çoğun rastlantısal ve karmakarışıktır. Ama duyumsamasal düşünüler düzenli bir dizi olarak gelir ve dizinin oluşturucusunun bilgeliğini ve iyiliğini gösteren hayranlık uyandırıcı bir tarzda birbirleri ile bağıntılıdır. Doğa yasaları sözü, güvendiğimiz anlığın (yani tanrının) bizde duyumsamasal düşünüleri uyandırdığı kuralları veya yerleşik yöntemleri adlandırır. Bunların ne olduğunu deneyim yolu ile öğreniriz; bu da bize şu ve bu düşünülerin çoğun şu ve bu öbür düşünüler ile birlikte geldiğini veya onları izlediğini gösterir.

31. Doğa yasaları bize, yaşamımız yararına eylemlerimizi düzenlememizi sağlayan, bir tür öngörü kazandırır. Yasalar olmasaydı hoşa giden duyumsamalara yönelme veya acı veren duyumsamalardan kaçınma davranışımızı edinemezdik. Ekmeğin bizi beslediğini, uykunun dinlendirdiğini, ateşin ısıttığını, ilkbaharda ekin ekmenin sonbaharda ürün kaldırmanın yolu olduğunu ve genel olarak şu veya bu aracın şu veya bu amaca ulaşmamızı sağladığını biliyoruz. Bütün bunları düşünülerimiz arasında zorunlu bir bağıntı bulgulayarak değil, doğayı gözlemleyerek edindik. Yasalar olmasaydı olaylar karşısındaki davranışı belirsiz ve şaşkın insanlar olurduk. Yetişkin birinin yaşamsal işleri nasıl yöneteceği konusunda yeni doğmuş bir bebeğinkinden daha fazla düşünüsü olmazdı.

32. Tutarlı tekdüze işleyiş açıkça tanrının iyiliğini, bilgeliğini, istencini, doğa yasalarını oluşturan yönetici ruhu gösterir. Böyle olmak ile birlikte, düşüncelerimizi yöneticiye yönlendirmek yerine, doğa yasalarını ondan uzaklaştıracak ikincil nedenler arayışına gireriz. Çünkü belirli duyumsama düşünülerinin sürekli başka düşünülerce izlendiğini algıladığımızda ve bunun bizden gelmediğini anladığımızda, hemen düşünülere güç ve etkinlik yükler, birini öbürünün nedeni yaparız ki bundan daha saçma ve anlaşılmaz bir şey olamaz. Örneğin, belirli bir yuvarlak ışıklı kılığı görmemiz ile birlikte sıcaklık denen düşünüyü veya duyumsamayı algıladığımızda güneşin sıcaklığın nedeni olduğu çıkarımında bulunuruz. Benzer tarzda, cisimlerin çarpışmasının ses çıkardığını algıladığımızda ise sesin bu çarpışmanın etkisi olduğunu düşünmeye eğilimliyiz.

33. Doğanın yaratıcısınca duyumsamalara işlenen düşünülere gerçek şeyler denir. Betileme gücünce oluşturulanlar daha az düzenli, canlı ve kesin olduklarından, doğru olarak, eşlemledikleri (kopyaladıkları) ve betiledikleri şeylerin düşünüleri veya betileri olarak adlandırılıyor. Ama duyumsamalarımız, ne denli canlı ve belirgin olur ise olsun, gene de düşünüdür; yani, anlıkta ortaya çıkar, tıpkı anlığın kendisinin oluşturduğu düşünüler gibi. Duyumsamasal düşünülerin, anlıkça oluşturulan düşünülerden daha fazla gerçek olduğu, yani daha güçlü, düzenli ve tutarlı olduğu söyleniyor. Ama bu, onların anlığın dışında varolduğu anlamına gelmez. Bunlar kendilerini algılayan ruha veya düşünen özdeğe daha az bağımlıdır, çünkü başka bir daha güçlü ruhun, yani tanrının istenci ile oluşur; ama gene de düşünüdür ve ister zayıf ister güçlü olsun hiçbir düşünü onu algılayan bir anlıktan başka bir yerde varolamaz.

34. Çalışmamızı sürdürmeden önce, ortaya koyduğumuz ilkelere yöneltilebilecek karşı çıkışları yanıtlamak için biraz zaman ayıracağız. On iki karşı çıkışı yanıtlayacağız. Bunlardan ilkine vereceğimiz yanıt biraz uzun: Önce şu karşı çıkışı yanıtlayacağız: İlkelerinize göre, doğadaki gerçek ve somut her şey dünyadan kovulmuş ve yerine düşsel bir düşünü dizgesi koyulmuş. Size göre, varolan her şey yalnızca anlıkta varoluyor yani bütünü ile kavramsal. O zaman güneş, ay ve yıldızlar ne oluyor? Evler, nehirler, dağlar, kendi bedenimiz, bütün bunlar yalnızca düşsel yanılsamalar mı? Ortaya koyduğumuz ilkeler bizi doğadaki hiçbir şeyden yoksun bırakmıyor. Gördüğümüz, işittiğimiz, duyumsadığımız veya herhangi bir tarzda kavradığımız her şey güvende ve gerçek. Gerçek bir dünya var ve gerçek olanlar ile düşsel olanlar arasındaki ayrım bütün gücü ile korunuyor. Yukarda, bizim yarattığımız düşlere karşı gerçek şeyler ile ne söylemek istediğimizi gösterdik. Bu açıklamaya göre gerçek şeyler ile düşlerin her ikisi de anlıkta varoluyor ve bu anlamda düşünü olmak bakımından birbirine benziyor.

35. Ne duyumsamalarımız yolu ile ne de düşüncemiz ile algılayabildiğimiz hiçbir şeyin varlığına karşı çıkmıyoruz. Gözlerimiz ile gördüğümüz ve ellerimiz ile dokunduğumuz şeylerin gerçekten varolup olmadığını kesinkes sorgulamıyoruz. Varoluşunu yadsıdığımız tek şey, düşünürlerin özdek veya gerçek bedensel töz dediğidir. Bunu yadsımamızın insanların geri kalanına yani felsefeciler dışındaki insanlara hiçbir zararı yok, çünkü onlar özdeğin yokluğunu kesinkes duyumsamayacak ama bazı felsefeciler kendi anlayışlarını desteklemek için kullandıkları boş bir ad olan özdekten aldıkları sözel yardımdan yoksun kalacak.

36. Eğer görüşlerimizin insanları gerçek şeylerden uzaklaştırdığını düşünüyorsanız söylediklerimizi anlamaktan çok uzaksınız demektir. Yeniden özetlersek: Varolan ruhsal özdekler, anlıklar veya insan ruhları dediğimiz şeyler istenç eylemleri ile istedikleri gibi içlerinde düşünüler oluşturabilir ama bu düşünüler, anlıkların duyumsamalar yolu ile algıladığı öbür düşünüler ile karşılaştırıldığında soluk, zayıf ve kararsız kalır. Duyumsamasal düşünüler doğanın belirli kurallarına veya yasalarına göre anlıklara işlendiğinden bunların insan ruhlarından daha güçlü ve daha bilge bir anlığın etkileri olduğu çıkarsanır ve bu düşünülerin, öbürlerinden daha fazla gerçek olduğu söylenir. Bunun ile söylenmek istenen duyumsamasal düşünülerin daha güçlü, düzenli ve belirgin olduklarıdır. Bu anlamda, gündüz gördüğüm güneş gerçek güneştir ve gece düşlediğim şey ise ilkinin düşünüsüdür. Burada gerçeğe verdiğimiz anlamda, her bitki, yıldız, kaya ve genel olarak dünya dizgesinin her parçası, bizim ilkelerimize göre de öbürlerinkine göre olduğu kadar gerçek bir şeydir.

37. Yukarda söylediklerimize en azından bütün bedensel özdekleri ortadan kaldırdığınız doğru diyerek karşı çıkmak isteyeceksiniz. Yanıt olarak eğer özdek sözcüğü sıradan, günlük anlamda, uzunluk, katılık, ağırlık vb. gibi algılanabilir nitellerin birleşimi olarak alınıyor ise, özdeği ortadan kaldırmak ile suçlanamayız diyebiliriz. Ama özdek, felsefesel anlamda, anlığın dışında bulunan nitellerin taşıyıcısı olarak alındığında, eğer birilerinin hiçbir zaman varolmamış, hatta varlığı düşlenmemiş olan bir şeyi ortadan kaldırdığı söylenebilir ise gerçekten de onu ortadan kaldırdığımızı onaylıyoruz.

38. Ama diyorsunuz, düşünüleri yiyip içtiğimizi, giydiğimizi söylemek garip geliyor. Düşünü sözcüğü algılanabilir nitellerin birleşimini anlatmakta günlük konuşmalarda kullanılmadığından, onlara dilin alışılmış kullanımında şey dendiğinden böyle geliyor. Ama bu, önermenin doğruluğu ile bağıntılı değil. Alışılmış kullanım yalnızca duyumsamalarımız ile dolaysız algıladığımız şeyler ile beslenip giyindiğimizi söyler. Sert, yumuşak, renk, tat, sıcak, kılık gibi nitellerin, çeşitli yiyecek ve giysileri oluşturan özellerin, yalnızca onları algılayan anlıkta varolduğunu gösterdik ve onlara düşünüler diyoruz. Eğer düşünü yerine şey deseydik o denli garip gelmeyecekti. Bizim kaygımız sözcüklerin uygunluğu değil öğretimizin doğruluğudur. Bu yüzden, yediğimiz, içtiğimiz ve giydiğimiz şeylerin, anlık dışında varolmayan, duyumsamaların dolaysız nesneleri olduğu konusunda anlaşabilirsek, onlara düşünüler yerine şeyler demenin sıradan konuşma ile daha uyumlu olduğu konusunda sizin ile anlaşabiliriz.

39. Duyumsamasal nesneler için neden düşünü sözcüğünü kullanıyoruz da, sıradan konuşmalarda olduğu gibi onlara şey demiyoruz? İki nedenden dolayı: Birincisi, şey terimi, düşünüden ayrımlı olarak, genellik ile anlığın dışında olan bir şeyi anlatmada kullanılıyor. İkincisi ise, şeyin düşünüden daha geniş bir anlamı var, çünkü bu terim düşünülerin yanı sıra düşünen şeylere de uygulanıyor. Duyumsamasal nesneler yalnızca anlıkta bulunduklarından ve aynı zamanda düşüncesiz ve eylemsiz olduklarından (ki düşünen şeyler öyle değildir), biz onları bu özellerin anlatımını içeren düşünü sözcüğü ile göstermeyi yeğliyoruz.

40. Şöyle diyebilirsiniz: Ne derseniz deyin, ben duyumsamalarıma inanıyorum ve hiçbir us yürütmenin duyumsamalarımın önüne geçmesine kesinkes izin vermem. Öyle ise, duyumsamaların apaçık doğruluğunu istediğiniz kadar güçlü savunun (biz de öyle yapacağız!) gördüğümüz, işittiğimiz, duygulandığımız şey vardır; yani bizce algılanıyor ve bundan kendi varlığımızdan kuşku duymadığımız denli kuşkulanmıyoruz. Ama duyumsamaların tanıklığının nasıl duyumsamalarca algılanmayan bir şeyin varlığının kanıtı olarak ileri sürülebileceğini anlamıyoruz. Kimsenin kuşkucu olmasını ve duyumsamalarına inanmamasını istemiyor; tersine, duyumsamalara usa gelebilecek bütün vurgulamayı ve güvenceyi veriyoruz. Daha sonra açıkça gösterileceği üzere, bizim ortaya koyduğumuz ilkelerden daha fazla kuşkuculuğa karşıt olanı yoktur.

41. Sözünü ettiğimiz oniki karşı çıkıştan ikincisi, (örneğin) gerçek ateş ile ateş düşünüsü arasındaki, gerçekten yanmak ile kendini yanmış olarak düşlemek veya düşünmek arasında büyük bir ayrım olduğu karşı çıkışıdır. Buna ve bizim konumumuza karşı ileri sürülebilecek bütün benzer ileri sürümlere verilecek yanıt, daha önce anlattıklarımızdan açıkça anlaşılıyor. Bu konuda yalnızca şunu ekleyebiliriz: Gerçek ateş, ateş düşünüsünden çok ayrımlı ise ateşten kaynaklanan gerçek acı da acı düşünüsünden çok ayrımlı olacaktır. Ama hiç kimse gerçek acının algılanmayan bir şeyden kaynaklanabileceğini veya anlığın dışında varolabileceğini, tıpkı onun düşünüsünün de varolamayacağını ileri süremeyeceği gibi, savlayamaz.

42. Üçüncü karşı çıkış, aslında bizden çok uzakta olan şeyleri gördüğümüzde bu şeylerin anlığımızda varolmadığı, çünkü çok uzakta görülen şeylerin kendi düşüncelerimiz denli yakınımızda olduğunu varsaymanın saçma olduğu karşı çıkışıdır. Bunu ileri sürenlerin, düşlerde şeyleri çoğun çok uzaktaki şeyler olarak algıladığımızı, ama bu şeylerin yalnızca anlıkta varolduğunun onaylandığını, yanıt olarak, göz ardı etmemelerini istiyoruz.

43. Bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde açıklığa kavuşturmak için, uzaklığı ve uzakta bulunan şeyleri görme yolu ile nasıl algıladığımızı düşünelim. Çünkü eğer gerçekten dış uzayı ve orada çeşitli uzaklıklarda varolan cisimleri görüyorsak, bu, tezimize ters düşüyor gibi görünüyor. Bu konudaki çalışmamızda, uzaklığın veya dışsallığın kendiliğinden görme yolu ile algılanmadığını, ne de çizgiler, açılar veya onun ile zorunlu bir bağıntısı olan herhangi bir şey temelinde kavradığımız veya inandığımız bir şey olmadığını gösteriyoruz. Tersine, yalnızca görme ile birlikte gelen belirli görünür düşünüler ve duyumlarca düşüncelerimize öneriliyor. Bu düşünüler kendi doğaları gereği ne uzaklığa ne de uzaktaki şeylere benzer veya onlar ile bağıntılı değildir. Deneyim yolu ile öğrendiğimiz bir bağıntı nedeni ile bizim için uzaklıkları ve uzak şeyleri anlatmaya ve çağrıştırmaya başlarlar, tıpkı bir dilin sözcüklerinin gösterdikleri düşünüleri çağrıştırması gibi. Kırmızı sözcüğünün özünde, onu o renk için doğru ad yapan hiçbir şey yoktur; biz yalnızca genel kullanım deneyimimiz yolu ile neyi adlandırdığını öğreniriz. Benzer tarzda, şu anki görsel düşünümün özünde, onu orta uzaklıktaki bir ağaç düşünüsü yapan hiçbir şey yoktur ama buna benzer düşünüler, deneyimimde orta uzaklıktaki şeyler ile bağıntılıdır. Dolayısı ile kör doğmuş ve sonradan görme yeteneği kazandırılmış bir kişi gördüğü şeylerin anlığın dışında ve herhangi bir uzaklıkta olduğunu ilk bakışta düşünmezdi, çünkü bu bağıntıyı kurmasını sağlayacak herhangi bir deneyimi olmazdı.

44. Görme ve dokunma kavramları, birbirinden bütünü ile ayrımlı iki tür oluşturur. Birinciler, ikincilerin ileriye dönük göstergeleridir. Görme ve dokunma duyumsamaları sorununun kesin çözümü şöyledir: Uzaktaki şeyleri görme düşünülerimiz bize, bizim dışımızdaki gerçekten uzakta olan şeyleri sunmayıp, bizi şöyle devinirsek anlığımıza hangi dokunma düşünülerinin işleneceği konusunda uyarır. Bu çalışmada daha önce söylediklerimize ve yeni kuramımıza dayanarak, görme düşünülerinin, bağlı olduğumuz yönetici ruhun bize, bedenlerimizin şu veya bu hareketini gerçekleştirirsek bize hangi somut düşünüleri işleyeceğini anlattığı dil olduğunu ileri sürebiliriz. Bu durumu daha kapsamlı bir tarzda yeni kuramımızda ele aldık.

45. Dördüncü olarak bize şöyle karşı çıkılıyor: İlkelerinizden şeylerin her an yok olup yeniden oluşabildiği sonucu çıkıyor. Size göre duyumsamasal nesneler yalnızca algılandıkları zaman varolur. Bu yüzden ağaçlar bahçede, iskemleler odada yalnızca onları algılayacak biri olduğunda vardır. Gözlerimi kapattığımda odadaki bütün şeyler yok oluyor ve gözlerimi açtığımda yeniden ortaya çıkıyor. Bütün bunlara yanıt olarak, 3. ve 4. bölümlere geri dönmenizi ve sonra kendinize bir düşününün varlığı ile algılanmasından başka bir şey mi demek istediğinizi kendinize sormanızı diliyoruz. Sizden isteğimiz kendi düşüncelerinizi incelemeniz ve sözlerin sizi etkilemesine izin vermemenizdir. Eğer düşünülerinizin algılanmadan varolmasının olanaklı olduğunu düşünemiyorsanız, özünde anlamsız olan sözlerin varlığına katılmadığımız için bizi suçlamanızın mantıksız olduğunu onaylayacaksınız.

46. Felsefenin yaygın olarak onaylanan ilkelerinin de bu savlanan anlatımlardan ne denli sorumlu olduğunu düşünmek yerinde olur. Gözlerimi kapattığımda çevremdeki tüm görünür nesnelerin yok olması saçma bulunuyor; ama düşünürler, ışığın ve renklerin ki bunlar görüşün tek doğrudan nesneleridir, yalnızca duyumsamalar olduğunu ve yalnızca algılandıkları sürece varolduklarını onayladıklarında bunu yaygın olarak açığa vurmuyor mu? Gene, bazıları şeylerin ansal olarak varolmasını inanılmaz bulabilir; ama bu düşünce okullarda (Aristoteles felsefesi bölümlerinde) yaygın olarak öğretiliyor ve bu öğreti özdeğin varlığını onaylasa ve dünyanın tamamının ondan oluştuğunu söylese de, özdeğin tanrının sürekli yaratımı olarak o istemeden (o algılamadan) varolmayı sürdüremeyeceğini savunuyor.

47/1. Cisimsel özdeğin varlığını evetlesek de, burada onayladığımız ilkelerden, algılanmadıkları sürece hiçbir türden özel cismin varolmadığı sonucu çıkacaktır. Çünkü 11. ve sonraki bölümlerden açıkça anlaşılıyor ki, düşünürlerin varlığını savunduğu özdek, anlaşılmaz bir şeydir ve duyumsadığımız cisimleri birbirinden ayıran o özel nitellerden hiçbiri onda bulunmaz. Bunu daha iyi açıklamak için, özdeğin sonsuz bölünebilirliğinin genel olarak onaylanmış ilkelerden biri olduğunun saygın felsefecilerce evetlendiğini unutmayalım. Özdeğin sonsuz bölünebilirliği öncülünden başlarsak: Her özdek parçası, duyumsamalarımız ile algılayamadığımız sonsuz sayıda parça içerir. Peki, neden sonsuz parçalı bir cisim duyumsamalarımıza sonlu sayıda parça sunuyor? Çünkü duyumsamalarımız daha ötesini algılayacak denli keskin değil. Bu neden ile duyumsamalarımız daha keskinleştiğinde nesnede daha fazla parça algılar. Yani, nesne daha büyük görünür ve kılığı ayrımlı olur. Onu sınırlıyor gibi görünen dış kenarlarının çizgileri (konturu) ve açıları, duyumsamalarımızın daha keskinleşmesinden önceki algılamamızdan çok ayrımlıdır. Duyumsamamız sonsuz derecede keskinleşir ise, cisim çeşitli boyut ve kılık değişikliklerinden geçerek, sonsuz görünür. Bütün bunlar cisimde hiçbir değişim olmadan, yalnızca duyumsamanın keskinleşmesi ile gerçekleşiyor.

47/2. Yukarda açıkladığımız gibi, her cisim, kendi başına düşünüldüğünde, sonsuz büyüklüktedir ve dolayısı ile kılığı yoktur. Bundan, özdeğin kesin olarak varolduğunu, varlığının kesin olduğunu, onaylasak bile, özdekçilerin kendi ilkeleri gereği kabul etmek zorunda kaldıkları gibi, duyumsamalardan algılanan belirli cisimlerin anlığın dışında varolmadığı ve onlara benzer hiçbir şeyin de varolmadığı sonucu çıkıyor. Onlara göre, özdeğin parçacıkları sonsuz ve kılıksızdır. Görünür dünyayı oluşturan bütün bu cisim çeşitliliğini ortaya çıkaran ise anlıktır. Bunların hiçbiri algılandığı andan daha uzun süre varolmaz. Bundan sonra, özdeğin varlığını kesinkes onaylasak bile, özdekçilerin kendi ilkeleri gereği onaylamak zorunda kaldıkları gibi, duyumsamalar yolu ile algılanan belirli cisimlerin anlığın dışında varolmadığı da kesindir. Onlara göre, özdeğin her parçacığı sonsuz ve kılıksızdır ve görünür dünyadaki bu nesne çeşitliliğini oluşturan anlıktır ve cisimlerin hiçbiri algılandığı andan daha uzun süre varolmaz.

48. Düşündüğümüzde, 45. Bölümde öne sürülen karşı çıkışın görüşlerimize yönelik herhangi bir suçlamayı usa uygun bir tarzda desteklemediği ortaya çıkıyor. Gerçekten de algıladığımız şeylerin, algılanmadan varolamayacak düşünülerden başka bir şey olmadıklarına inanıyoruz. Ama bu, onların yalnızca bizlerce algılandıklarında varoldukları anlamına gelmez; çünkü biz algılamadığımız zamanlarda onları algılayan başka bir ruh olabilir. Ne zaman cisimlerin (bedenlerin) anlığın dışında varolmadıklarını söylesek, şu veya bu belirli anlığa değil, bütün anlıklara göndermede bulunuyoruz. Dolayısı ile ilkelerimizden bedenlerin ansal olarak yok edildiği ve oluşturulduğu veya onları algılamalarımız arasındaki aralıklarda hiç varolmadıkları sonucu çıkmaz.

49. Beşinci karşı çıkış: Eğer uzam ve kılık yalnızca anlıkta varoluyor ise, anlığın belirli bir büyüklükte ve kılıkta olduğu sonucu çıkar. Çünkü bunlar, varoldukları özneye yüklenen birer niteldir. Bunu şöyle yanıtlıyoruz: Bu niteller yalnızca anlıkça algılandıklarından, yani, anlığın nitelleri olarak değil, yalnızca anlıksal olan düşünüler olmak bakımından anlıktadır. Ruhta veya anlıkta büyüklük olması demek onun uzamlı olması anlamına gelmez; tıpkı anlıkta kırmızı veya mavi olmasının bu renklerin anlığın olması anlamına gelmemesi gibi. Felsefecilerin özne ve nitel konusunda söylediklerine gelince, bu çok temelsiz ve anlaşılmaz görünüyor. Örneğin, A zarı sert, şu büyüklükte ve küptür önermesinde, zar sözcüğünün, kendine yüklenen sertlik, büyüklük ve küplükten ayrımlı bir özne veya özdeğe göndermede bulunduğunu savunuyorlar. Bunu anlayamıyoruz. Bize göre zar sözcüğü, nitelleri olarak söylenen şeylerin ötesinde hiçbir şey anlatmıyor ve bir zarın sert, şu büyüklükte ve küp olduğunu söylemek, bu nitelleri onlardan ayrı bir özdeğe yüklemek değil, yalnızca zar sözcüğünün anlamını açıklamaktır.

50. Altıncı karşı çıkış: Birçok şey özdek ve devinim ile açıklanmıştır. Bunları ortadan kaldırırsanız, bütün parçacık felsefesini yani, temel kavramlarının özdek, devinim ve fiziksel yapı olduğu yaklaşımı ortadan kaldırırsınız ve olayları açıklamada başarı ile uygulanan işleysel ilkeleri baltalarsınız. Kısacası, bilginlerce doğa araştırmalarında başarılmış bütün ilerlemeler, gerçekten var olarak alınan özdek veya töz varsayımına dayanmaktadır. Buna karşılık olarak, bu varsayıma dayanarak açıklanan her bir olayın, bu varsayım olmadan da açıklanabileceğini, hepsini inceleyerek kolayca gösterebileceğimizi söylüyoruz. Ama bunun yerine, daha az zaman alacak bir şey yapacağız, yani özdek varsayımının hiçbir olayı açıklayamayacağını göstereceğiz: Olayları açıklamak, yalın olarak, şöyle durumlarda neden böyle düşünüler ile etkilendiğimizi göstermektir. Ama özdeğin bir anlıkta nasıl etkide bulunduğu veya nasıl bir düşünü ürettiği, hiçbir düşünürün açıklama savında bulunamayacağı bir olaydır. Dolayısı ile doğa bilimlerinde özdek kavramının hiçbir yararı olamaz. Ayrıca, şeyleri açıklamaya çalışanlar bunu cisimsel özdek yolu ile değil, kılık, devinim ve öbür niteller ile yapıyor ki bunlar düşünülerdir ve daha önce gösterdiğimiz gibi, düşünüler hiçbir şeyin nedeni olamaz. -------------------------------