A.J. Ayer; Tractatus

 

Sanat Tanımı Topluluğu

 

 

Wittgenstein’ın Tractatus’unda ileri sürdüğü sav, özet olarak, olaydurumlarının tamamına evren dendiği, olaydurumlarının ise adlandırılabilen, yalın, duyulur şeylerden oluştuğu, yalınların adlarının, ilkselönermeleri anlatmak için, anlamlı olarak bir araya getirilebildiği ve her bir ilkselönermenin, öbürlerinin her birinden, mantıksal olarak bağımsız olduğudur.

 

İlkselönermelerin her biri evetleyicidir ve anlamları olan olayların bir olanaklı durumunun betisidir. Kendileri de olay olan bu betiler (ilkselönermeler), betiledikleri ile aynı mantıksal ve betisel biçimdedir. Betiler ile betilediklerinin ortak mantıksal biçimi savlanamaz, yalnızca gösterilebilir.

 

“İlkselönermeler, mantıksal olarak bağımsızdır”, sözü “evrenin tam bir dökümü için, bütün doğru ilkselönermeler ile onların değillerinin tek tek söylenmesi (sıralanması) gerekir” anlamına gelir. Başka bir anlatım ile “evren, bütün olanaklı olaydurumlarının ayrı, ayrı her birinin varolmasından ve varolmamasından oluşur”.

 

Olanaklı olaydurumlarının tamamını anlatma girişimlerinin hiçbirinin sonuçlandırılamayacağı doğru öncülünden kalkınarak, olanaklı olaydurumlarının önermelerinin dökümü alınan listeye, “bu sıralanan önermeler bütün olanaklı olaydurumlarını anlatır” önermesinin eklenemeyeceğini çıkarsayabiliriz.

 

Anlamlı önermeler ilkselönermeler ile sınırlı değildir. Ayrıca, ilkselönermelerin çifte değilleme (değil, değil) ve öbür mantıksal eklemler ile işlem yapılması sonucunda elde edilen bileşikönermeler de anlamlıdır. Çifte değilleme eklemi kullanıldığında, bu eklemin işlemi ile ilkselönermelerin ve değillerinin doğruluk değerleri değişmez.

 

Çifte değilleme ekleminin de yalın değilleme ve, veya, ise gibi terimler ile anlatılan bütün öbür “mantıksal değişmezler” gibi, anlamı doğruluk çizelgesidir. Böylece ilksel olmayan bütün anlamlı önermelerin, ilkselönermelerin doğruluk işlevleri diye bilinen, bileşikönermeler olduğu görülüyor.

 

Bileşikönermelerde iki uç “doğruluk durumu” vardır: İlkselönermelerden oluşan bir bileşikönerme, kendi anlamı olan eklemine (mantıksal değişmezine, bağlacına) bağlı “doğruluk çizelgesi”nin son sütunundaki bütün “doğruluk değerleri” Y olduğunda “çelişme”, D olduğunda ise “geneleme”dir.

 

D doğruluk değerindeki bütün bileşikönermeler genelemedir. Bunun arı matematiğin doğru işlemleri için de söylemesi beklenirken Wittgenstein, Frege ve Russell’ın matematiği mantığa indirgemesini onaylamayarak, matematiksel anlatımları denklemler olarak ıralamayı yeğliyor. Matematiksel denklemlerde mantıksal genelemelerden hiçbir önemli ayrım görülmez.

 

Matematiksel denklemler ve mantıksal genelemeler tümdengelimsel çıkarımların açıklanması amacı ile kullanılabilirler ama bunlar ile evren konusunda bir şey söylenemez. İlkselönermeler ve bu önermelerin doğruluk çizelgeleri dağılımlarının arasından belirlenebilen “olanaklı bileşikönermeler” ile ancak evren konusunda bir anlatımda bulunulabilir.

 

Bir ilkselönermeyi veya bileşikönermelerden birini göstermeyen ve bir matematiksel denklemi onaylamaya ya da yadsımaya yaramayan bir simgeler dizisi anlamsızdır. Wittgenstein’a göre, “felsefesel çalışmalardaki anlatımlardan çoğu, anlamsız olduğundan, yanlış değildir”.

 

Felsefenin anlamsız anlatımlarını ıralamak için, Tractatus’un son önermelerinden birinde geçen “fizikötesel (metafizik)” terimi; Wittgenstein’ın bu nitelemesini benimseyen, Ayer’in de içinde bulunduğu Viyana Çevresi katılanlarınca, “yapılmaması/ düşülmemesi gereken” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Wittgenstein’ın, anlatımlarının tamamında “fizikötesel” teriminin bu anlamını göz önünde bulundurduğu ise açık değil.

 

“Fizikötesel” terimini, anlamı bulunmayan sözler ile felsefe yapmaya çalışanların bütün ürünlerine uygulanacak kesin bir terim olarak belirleseydi ancak, Wittgenstein, bu terimin “yapılmaması gereken” anlamında kullanımı konusunda, açık olurdu.

 

 Anlaşıldığı kadarı ile Wittgenstein dizgesinin koşullarını karşılamadığından kuramında yer vermediğini belirttiği, “iyi güzelden daha özseldir” gibi anlamsız sözlerden saymadığı, doğabilimsel önermelerin yerini almak amacındaki, ahlaksal, estetik ve dinsel söylemlere de önem veriyor.

 

Söylenebilenleri doğabilimsel önermeler ile sınırlaması yanında, “varolanlar ile bağıntılı bütün olanaklı bilimsel sorular yanıtlansa bile bütün varoluş sorunları yanıtlanmadan kalacak” anlatımının ortaya koyduğu, savlamalarındaki ikili yaklaşım, Wittgenstein’ın çalışmasında bir gerilim oluşturuyor.

 

Wittgenstein’ın felsefesinde ikili yaklaşım söz konusudur. O, bu yaklaşımı ile tutarlı olarak, felsefe ile doğabilimini birbirinden ayrı tutuyor. Wittgenstein felsefeyi, bir öğreti taşıyıcısı olmaktan çok, bir “çalışma” olarak görüyor.

 

“Çalışma” olarak yapılan felsefe ile düşünülebilir olanların belirlendiği, dil üzerinde durularak önermelerin aydınlatıldığı ve konuşulabilecek olanların açıkça ortaya koyulmaya çalışıldığı söylenebilir.

 

Wittgenstein, Tractatus’un önsözünde, “(anlamlı) konuşulamayan bir konuda sessiz kalınmalıdır” önermesi ile tamamladığı çalışmasının, kendine tartışılmaz ve kesin geldiğini söylüyor. Bu durumda, Tractatus’un, kendinin yapısının açık bir betisi olduğu savlanabilir.

 

Wittgenstein, Tractatus’da, art arda geliştirdiği düşüncelerin, sondan bir önceki önermesinde şunları yazmış: “Benim sözlerim aydınlatıcıdır. Önermelerimi anlamaya çalışan bir kişi sonunda anlamsız olduklarının ayırtına varıp onları aşmalı. Ancak bu aşamayı gerçekleştirebildiğinde bu kişi evreni doğru anlayacaktır”.

 

Wittgenstein, felsefe yapmanın bir çeşit dil eleştirisi olması gerektiği anlayışını da şöyle dışlıyor: “Uygun felsefe yapma yöntemi, anlamlı olandan, yani doğabilimsel önermelerden başka bir şey söylememek ve biri fizikötesel bir tümce söylediğinde, ona, sözlerindeki belirli göstergelerin gösterilenlerinin bulunmadığını anlatmaktır”.

 

Anlamlı olmayan sözler ile felsefe yapmaya çalışan kişiye Wittgenstein’ın önerdiği doğabilimsel önermelerden başka bir şey söylememek sıkı perhizi, o kişiye hiç çekici gelmese de, Wittgenstein’ın kendi çalışmasını anlamsız diye yadsıması ile tutarlıdır. Önerme dizilerinin hem anlamsız hem de kesin doğru olması onaylanamaz.

 

Wittgenstein, Tractatus’daki ana düşünüsünü yedinci önermede özetliyor. Böyle olmak ile beraber, Ayer’e göre bu önerme, betikteki çok sayıda sorunun da üzerlerini örtüyor. Sorunlar ilkselönermeler anlayışı ile başlıyor. Wittgenstein, mantıksal biçimleri olan olaydurumlarını, neler olduklarını söylemeden, ilke yaparak varoluşlarının zorunlu olduğunu ortaya koyma düşüncesindedir. 

 

 Bir de, Wittgenstein’ın mantığın uygulanmasından ne anladığı konusu var; güvenilir bir deneysel işlem nasıl olmalı? O, düşüncenin mantığı anlamak olmadığını söylüyor: “Düşünce olaydurumlarının mantıksal betisidir; yani, anlamlı önermedir”.

 

“Düşünce ilkselönermedir” dedikten sonra, Wittgenstein, olaydurumlarının betisini oluşturduğunu varsaydığı ilkselönermeler ile bu çalışmayı nereye götüreceği konusunda bir ipucu vermiyor. Böylece bunlar, yalnızca güç anlaşılır olmak ile kalmayıp, tutarlı bir kuram oluşturmak için de yeterli öncüller olmuyor.

 

Wittgenstein’ın, Russell’ın, Tractatus’a yazdığı girişte ileri sürdüğü gibi, yetkin bir dilin taslağını yapmaya kalkışmadığını, ama kullandığımız olağan dilin yapısını araştırmak istediğini anımsayalım. Öyle ise, “dilde ilkselönermelerin bulunması niçin zorunludur?” Sorusunu yönelterek başlamalıyız.

.                                                                                                                                                                      

İlkselönermeler, yalın nesnelerin birleşmesi ile oluşan başlangıçtaki olaydurumlarının betisi için zorunludur.  Yalın nesnelere duyulan gereksinmenin nedeninin Tractatus’daki açıklaması ise şöyle: “Nesneler yalındır. Karmaşıklar konusundaki her anlatım, bunların bileşenleri üzerine bir anlatım ile karmaşıkları tam olarak açıklayan önermelere çözümlenebilir. Yalın nesneler dünyanın tözünü oluşturur. Bunlar oluşturucu öge oldukları için bileşik olamaz. Evrenin hiçbir tözü olmasaydı, bir önermenin anlamlı olup olmaması başka bir önermenin doğru olup olmamasına bağımlı olurdu ve evren konusunda bir önerme ileri süremezdik.”

 

“Felsefesel Açıklamalar (Philosophical Remarks)” başlıklı betiğinin otuzaltıncı bentinde Wittgenstein, Tractatus’daki “nesneler yalındır” sözünü şöyle açıklıyor: “Bir zamanlar `nesne´ dediğim şeyler, durumu ne olur ise olsun (karşımda olsun, olmasın) üzerine konuşabileceğimiz şeylerdi”.

 

“Karşımda olsun, olmasın üzerine konuşabileceğim şeyler” anlatımını, Ayer Tractatus’daki ilkselönermenin gösterdiği şeyin varoluşunun güvencesini nesnelerin sağlaması koşulunun Felsefesel Açıklamalar’da, yeniden, dile getirilmesi olarak anlamadığını söylüyor. Eğer böyle olsaydı “durumu ne olur ise olsun üzerine konuşulabilecek şeylerin” nitelleri karşılayan yüklemler ile betimleme olamayıp adlandırılabilecek bağımsız şeyler (tözler) olduğunun, bir kez daha, ileri sürülmesi anlamına gelirdi.

 

Tractatus’da, “yalnızca adlandırılabilir” olan bağımsız şeylerin (nesnelerin, tözlerin), birey olarak betimlenmek istendiğinde anlamlı olarak anlatılamadığı yazılı. Oysa “George Edward Moore'un eşi” betimlemesini karşılayan bir tek kişidir, ama “Ludwig Wittgenstein'ın eşi” betimlemesini karşılayan bir kişi yoktur. Böyle olmak ile beraber, bu iki betimleme de anlamlı anlatımdır.

 

Betimlenebilir olanların adlandırılamayacağı görüşü, “yalnızca betimlenebilir” olarak görülen herhangi bir şey için doğru mu? Varolabileceği imasını taşıyan bir betimlemeyi doyuran bir birey olanaklı olduğunda bir betimlenebilir olan (Wittgenstein’ın eşi) adlandırılabilirdir de. Bu bize, Wittgenstein’ın ileri sürdüğünü henüz tam olarak anlamadığımızı gösteriyor.

 

Betimlenebilir olanın da adlandırılabilmesi durumunda, Wittgenstein’ın çıkarımının dayanağı olan adlar ile betimlemeler arasındaki karşıt olmadan, yalnızca adın kullanılması gösterilenin (evrenin) varoluşunu güvence altına alabilir. Çünkü ad, doğrudan evrendeki bir şeyi gösterir; betimleme yanlış olabilir.

 

Tractatus’da nesnenin yalın olduğu, adlandırılabilir olmasından anlaşılıyor. Ama, “adlandırılabilen yalın nesnedir; yalın nesne olan adlandırılabilir” anlatımları döngüsel olduğundan kanıtlayıcı değildir. Ayrıca, olağan özel adlar (Pablo Picasso, Marcel Duchamp, Zeus) kullanılmaları ile gösterilmesi amaçlanan nesnelerin varolduğunun güvencesini sağlamaz.

 

“Adların,  söylensel, kurgusal veya sanatsal metinlerde kullanıldığında karşıladığı bir nesne yoktur. Ama Kral Arthur adının gerçek kişiyi karşıladığına inandığımdan, benim `Kral Arthur Sakson’lar ile savaştı´ anlatımım, doğru da olsa, yanlış da olsa anlamlıdır” diyor Ayer.

 

Ayer şöyle sürdürüyor: “Russell’ın mantıksal özel adlar dediği gösterici sözleri (bu, şu, o) gerçek özel adlar olarak görmesinin ve bu adları, bunların, olmayan bir şeye gönderme yapabilmelerini engellemek amacı ile bir fiziksel nesneyi göstermek için değil, kendisinin ve Moore’un `duyuverisi´ dediği, o sırada orada bulunan duyudeneyi içeriklerinin gösterilmesinde kullanmasının nedeni olağan özel adların bazı durumlarda karşıladığı bir nesne olmaksızın kullanılabilmesidir.” 

 

“Ben (diyor Ayer) kendi payıma, duyuverilerinin bulgulanmasının algı çözümlemesinde önemli bir görev üstlendiğine inanıyorum, ama bunların adların göndergesini güvenceye alma gerekçesi ile kullanılmasını uygun bulmuyorum. Bu duyudeneyi içeriklerinin algı çözümlemesinde başarı ile kullanılıyor olması yeterli gerekçedir.”

 

Ayer, Wittgenstein’ın da duyuverileri görüşünü onayladığını sandığını söylüyor: “ `Karşıda olanı kesin olarak karşılayan adlar olmaksızın evrenin doğru ya da yanlış bir betimlemesini yapamayız´ önermesi, duyuverileri anlayışına göre açıkça yanlış olmak ile beraber, Wittgenstein’ın, adların, bir fiziksel nesneyi değil, o sırada karşıda bulunan duyuverisini gösterdiği imasında bulunduğu bir anlatımıdır.”

 

Duyuverilerinin de Wittgenstein’ın nesneleri gibi yalın olmaları, bunların nesnelerin yerini devralabilmeleri için yeterli değil. Çünkü duyuverilerinin Hume’un “izlenimler”i gibi, ansal olarak ortaya çıkıp ortadan kalkmalarına karşı, Wittgenstein’ın, evrenin tözünü oluşturan, yalın nesnelerinin, “değişmez ve süregiden” oldukları savlanıyor.

 

“Değişen ve süregitmeyen” duyuverileri, nesneleri oluşturan yapı taşları olurken (nesne duyuverilerinden örülmüş mantıksal yapıdır), “değişmez ve süregiden” nesnelerin “değişen ve süregitmeyen” yapılanmaları ise olaydurumlarını oluşturuyor. Peki, evren olaydurumlarından oluşuyor ise bu değişmez ve süregiden nesneler nerede bulunuyor?

 

“Bilimsel atom altı parçacıkları, ilkin, enerjinin sakınımı yasasının bunların tek, tek ansal varolup yokolmalarını engellememesinden, sonra da, atomları oluşturan parçacıkların adlandırılamayacağını düşündüğümden ve en önemlisi, çifte değilleme işleminin atomların yapılanmasını betileyen önermelere uygulanmasının nasıl olanaklı olabileceğini göremediğimden, parçacıkları değişmez ve süregiden nesnelerden saymıyorum” diyor Ayer.

 

Wittgenstein’ın kendisi de, Felsefesel Açıklamalar’ında (Philosophical Remarks)  “görülebilir masa elektronlardan oluşmaz” diyerek Ayer’in “bilimsel atom altı parçacıkları değişmez ve süregiden nesnelerden saymıyorum” sözünü doğruluyor.

 

Adlandırılabilecek yalın nesneler ile nitellerin bağıntılanmasından olaydurumlarının oluştuğu varsayımından vazgeçersek, olaydurumlarının,  Locke’daki yalın düşünülerden bileşik düşünülerin oluşması gibi, eşanlı olarak beraber varolma durumundaki algı içerikleri olduğu görüşüne olanak tanımış oluruz. Bu özne ile yüklem arasında yapılan ayrımı ortadan kaldıracaktır. Wittgenstein da, ilkselönermelerin, yalnızca adlardan oluştuğunu söyleyerek ad (özne), yüklem ayrımını kullanmıyor.

 

Olaydurumlarının, eşanlı beraber varolma durumundaki, duyuverileri olduğu görüşüne göre olanaklı olaydurumları, yalın nitelleri veren gerçekleşmiş düşünü birleşimleri de içinde olmak üzere, yalın düşünülerden örülmüş, bütün onaylanabilir, karmaşıklardır.

 

Yalınlığın, bütün yorumlarda, üzerinde anlaşılan bir ölçütünü bulma sorununun dışında, olaydurumlarının duyuverisi yorumlamasının onaylanmasına, Tractatus’da önemli iki engel var: Birincisi, Wittgenstein’ın tikel nesneler ile onların nitellerini göstermek için ayrımlı harf türlerinin verildiği Russell’ın simgelerini kullanması, ikinci ve en önemlisi ise onun ayırtedilemezlerin özdeş olduğunu yadsımasıdır.

 

Russell’ın görülen “=” özdeş simgesini tanımlamasının uygun olmadığını söyleyen Wittgenstein: “Çünkü `iki ayrı nesnenin bütün nitelleri ortaktır´ diyemeyiz (`iki ayrı nesnenin bütün nitelleri ortaktır´ önermesi, hiçbir zaman, doğrulanamaz, ama anlamlıdır).”

 

“Duyuverileri konusunda ayırtedilemezlerin özdeş olduğunu yadsıma ile bağıntılı sorunu aşmanın, uzam ve sürelerin nesne gibi görülmesi dışında bir çözümünü göremiyorum” diyor Ayer. Nesneler dörtlü yerlem dizgeleri (koordinat sistemleri) olarak görüldüğünde, nesne gibi algılanan nitellerin yerlemler dizgesinin (aynalardaki görüntü çoğalması gibi) aynı anda genelenmesi ayırtedilemezlerin özdeş olmasını olanaklı kılar.

 

Bir zorunlu doğru gibi alınmasa da, ayırtedilemezlerin özdeş olması geçerli sayılmalıdır. Bunu destekleyici olarak, Tractatus’da, Wittgenstein’ın, ilkselönerme içinde anlam kazanan adların karşıladığı “nesnelerin biçimi uzamlı, süreli ve renkli olmadır” anlatımını buluruz. Bu önermeden hemen önce “nesneler renksizdir” önermesi var; ama ben, Wittgenstein’ın “renkli olmak” ile herhangi bir belirli renk katmanından veya herhangi bir başka algısal nitelden söz ettiğini sanmıyorum, ama bazı niteller nesnelerde örneklenmelidir.

 

Hume, izlenimlerden geliştirilen, nesnelerde örneklenebilecek düşünüleri onaylıyor. Böylece,  2.0231 sayılı önermeyi daha iyi anlayabiliriz: “Evrenin özü, herhangi bir özdeksel niteli değil, yalnızca, bir biçimi belirler. Çünkü özdeksel niteller, nesnenin yapılanması sırasında oluşur ve önermeler yolu ile ortaya koyulur”. Ben (diyor Ayer), belirlenme olarak aldığım özdeksel nitellerin, uzamsüresel yerleşimlerini kuşatan nesnelerin yapılanmasında, rastlantısal olduklarını düşünüyorum.

 

Nesnenin yapılanması sırasında ortaya çıkan özdeksel niteller zorunlu olmadıklarından, algısal nitellerin sıralanması yapılabilen düzeylerinin belirlenmesi ve uzamsüresel yerlemlerinin ölçülebilmesi için, ilkselönermelere sayıların sokulması gerekir. Wittgenstein Tractatus’a açıklama getiren “Mantıksal Biçim Konusunda Bazı Açıklamalar (sanattanimitoplulugu.org)” yazısında bu konu üzerinde duruyor.

 

Duyuverisi görüşü ile bağdaştırılamaz olan, Tractatus’un 2.061 ve 2.062 sayılı, “Olaydurumları birbirinden bağımsızdır” ve “bir olaydurumunun varolması ya da varolmamasından bir başka olaydurumunun varolması ya da varolmaması çıkarsanamaz” önermeleridir. Bunlara göre, iki ayrımlı rengin (birbirinden ayrımlı duyuverilerinin) bir yerin tamamını aynı anda kaplaması olanaklı değil ve bu durum, öbür duyumların verileri için de böyle.

 

Wittgenstein, Tractatus'da duyuverilerinin bağdaşmaz olduğunu ileri sürmek ile beraber bu konu üzerinde fazla durmuyor. “Mantıksal Biçim Konusunda Bazı Açıklamalar” yazısını yazmaya başladığında ancak, bu konuda çalışmasını ilerletmiş ve iki önermenin beraber evetlenmesi ile bağıntılı, kendi çizelgesini oluşturmuştur. Böylece, (doğada bulunmayan) renk ve onun gibi şeylerin bilimsel olmayan kuramlarından türettiği, kendi “ve” bağlacı çizelgesinin çelişme verdiğini ileri sürerek doğa yasalarını dışlamıştır.

 

Doğa yasalarının onaylanmaması, Tractatus’un 6.3 sayılı önermesinden başlayarak 6.372 sayılı önermeye değin süren  bir dizi savlama ile gösteriliyor. Wittgenstein bu önerme dizisinde, “nedensellik yasası”nın bir doğa yasası olmadığını, bunun bir yasanın biçimi olduğunu ileri sürüyor (“nedensellik biçiminde yasalar vardır”).

 

Newton devinimbilimini (mekaniğini), Wittgenstein, görüngüler üstüne atılan bir ağ gibi görüyor. Bu görüşe göre, ayrımlı gözenekleri olan ağlar yolu ile, evrenin ayrımlı betimlemeleri yapılabilir (6.341). Tractatus’da “Yeter neden ilkesi ve benzeri. fiziksel yasalar, ağı konu alır, ağ ile betimlenen şeyi değil (6.35)” deniyor.

 

Wittgenstein 6.35 sayılı önermesinin hemen ardından, “tümevarım süreci” denenin, deneyimlerimizi (olaydurumlarını) birbiri ile bağıntılı kılacak “tümevarım ilkesinin” onaylanması anlamına geldiğini ve bu ilkenin mantıksal bir temellendirme yapamayacağını, yalnızca ruhbilimsel olarak (inanç bağlamında) görülebileceğini (6.363, 6.3631) yazıyor.

 

 “Tümevarım ilkesi konusunda Wittgenstein ile aynı düşüncede değilim”, diyor Ayer. “O, sonunda (6.371), (tümevarım süreci sonucunda elde edilmiş) önermelerin doğa olaylarını açıklamasının bir yanılsama olduğu görüşün anlatmak istiyor.”

 

Tümevarımı (olayların tek, tek biriktirilmesini) doğa yasalarının açıklaması olarak görmediğimizde, bunun dışında neyi böyle görebiliriz? Tümevarım, belki, içine sayıların sokulması ile ilkselönermelere, gösterdikleri olaydurumları ile aynı çokluğun yüklenmesini zorunlu kılar ve bu, ilkselönermeden beti diye söz edebilmemiz için de bir yeter neden olabilir.

 

Wittgenstein'ın beti eğretilemesini kullanmasının, aydınlatmaktan çok karartma kaynağı olduğu görülüyor. (Wittgenstein’ın betiyi kullanması) doğrudan simgesel olarak çalışmayan fiziksel benzemenin, bir gösterme yöntemi olarak seçildiğinde, simgesel bir işlev kazanacağı gerçeğini karartıyor. Her şeyden önce, beti, çok sayıda olanaklı gösterme yönteminden yalnızca biri olduğu için, göstergenin ne olduğunu aydınlatmaya da yetmez

 

Ben (diyor Ayer) Wittgenstein’ın “olasılık kuramı”nı da onaylayamıyorum. Wittgenstein, doğru olarak, "önermeler, kendilerinde, ne olasılıklı ne de olasılık dışıdır, çünkü bir olay ya olur ya da olmaz (5.153)" derken, bunu, “olasılık” anlatımlarını, eksiltili ve deneyden bağımsız olarak ele alma yanlışı ile beraber anlatıyor: “Dr `r´ önermesinin doğruluk temellerinin (önermeyi doğrulayan doğruluk kanıtlamalarının doğruluk olanakları 5.101) sayısı; Drs `s´ önermesinin ve aynı zamanda `r´ önermesinin doğruluk temelleri olan, doğruluk temellerinin sayısı ise bu durumda Drs:Dr bağıntısına `r´ önermesinin `s´ önermesine verdiği olasılığın ölçüsü denir”.

 

Mantıksal olan Wittgenstein’ın “olasılık kuramı”na (deneycilik adına bu kuramı geçersiz kılacak) karşı çıkış, kanıtlamanın, olaysal doğrulamanın gereğini göz ardı etmesidir. Bütün mantıksal “olasılık” kestirimleri, olaysal doğrulama, ne denli az olur ise olsun, doğru hesaplanması koşulu ile yapılan işlemden, doğru olarak çıkar. Bizim (diyor Ayer) gelecekte ne olacağı konusundaki öndeyilerimizi dayandıracağımız, daha çok sayıda ve daha çeşitli, olaysal doğrulama elde etmeye çalışma yöntemimiz, Wittgenstein'ın, “olasılık” anlayışında hiçbir destek bulamıyor.

 

Tractatus’un dizgesine getirilen bir karşı çıkış da, olaysal olarak yerine gelmemiş koşullular için, dizgede hiçbir yargı bulunmamasıdır. Bildiğimiz gibi, Wittgenstein, mantıksal eklemlerin Russell yorumunu benimser: Görülen “p → q” koşullu önermesi görülen “~p v q” tikel evetleme önermesi ile eşdeğerdir. Buna göre, koşullu önermenin D doğruluk değerini alması için önbileşeninin Y değerinde olması yetiyor.

 

Koşullu bir önermenin önbileşeni Y olduğunda sonucu D doğruluk değerindedir. Gözlenmeyen bir deneyin herhangi bir olası sonucunun doğru olması onaylanamaz. Ben (diyor Ayer), başlangıç noktası olarak o anda karşıda bulunan gerçekleşmiş olaydurumunu alması nedeni ile Wittgenstein’ın, savunulabileceğini düşünüyorum.

 

Sorun çıkaran oluşmamış koşullular (koşullu bileşikönermenin D olmasının yeterli koşulu olan, önbileşenin Y olması), olaysal alanda değil, Amerikalı yararcı C. S. Peirce’ın ileri sürdüğü “olayların sıralanması”nda, ikincil alanda yer alıyor. Yararcılar, daha sonra, oluşmamış koşulluları, D ya da Y olarak değil, herhangi bir dizgeyi desteklemeleri ya da desteklememelerine göre, “onaylanabilir” ya da “yadsınabilir” olarak değerlendiriyor.

 

 “Olasılık ve Kanıtlama başlıklı betiğimin üçüncü bölümünde yararcı türde bir kuram geliştirmeye çalıştım” diyor Ayer. Yararcı görüş (pragmatizm) Tractatus’unkinin tam tersi bir anlayıştadır. Böyle olmak ile beraber, bu anlayış, Wittgenstein’ın Tractatus sonrası çalışmaları ile bir ölçüde uyuşuyor.

 

Wittgenstein’ın (Tractatus’da) açıkça onayladığı, bileşikönermelerin, yalnızca, ilkselönermeler arasında D doğruluk değeri ve Y doğruluk değeri dağıtmaya yaradığı görüşüne, bir karşı çıkış, “A p ye inanıyor” ya da “A p yi düşünüyor” gibi ruhbilimsel   önerme biçimlerinin ortaya çıkarılmasıdır.

 

Wittgenstein’ın, Tractatus’da, “ruhbilimsel önermelerde, yüzeysel olarak bakıldığında, p önermesinin A nesnesi ile bir tür bağıntısı varmış gibi görünür” yazmasının, hemen ardından, Russell, Moore gibi mantıkçı felsefecilerin, ruhbilimsel önermeleri, böyle yorumladıklarından söz etmektedir. Ayer, Wittgenstein’ın, adı geçen düşünürlerin çağdaş bilgikuramındaki, bu, ruhbilimsel önerme görüşünü, Tractatus’daki çürütmesini anlamanın kolay olmadığını söylüyor.

 

Wittgenstein, Tractatus’un 5.542 sayılı önermesinde, “oysa, açık ki, `A p ye inanıyor´, `A p yi düşünüyor´, `A p yi söylüyor´un biçimi ``p´ p yi söylüyor´dur: Burada olan, bir olaydurumu ile bir nesnenin bağıntısı değil, nesneleri yolu ile olaydurumlarının bağıntısıdır” yazarak bunu anlaşılması daha da güç bir anlatım ile sürdürüyor: “Bu da, günümüzün sığ ruhbiliminde düşünüldüğü gibi bir öznenin olmadığını gösterir (düşünen, betileyen bir özne yoktur). Çünkü ruh katışık olmaz”.

 

Wittgenstein’ın “A p yi söylüyor”u “ `p´ p yi söylüyor” biçiminde yazdığında, tırnak içinde gösterilen p önermesinin A simgesi yerine kullanıldığını (çünkü söyleyen özne yoktur; bir önerme ile anlatılabilen olaydurumu vardır) ve tırnaksız p nin ise olaydurumunun anlattığı önermeyi simgelediğini, bana, Brian McGuinness (Wittgenstein uzmanı İngiliz felsefeci) gösterdi (diyor Ayer).

 

“A p yi söylüyor” önermesindeki, bir kişiyi gösteren A simgesi yerine, Wittgenstein’ın çözümlemesinde, bir önermenin simgesinin geçirilmesi ile (“ `p´ p yi söylüyor”) A nesnesi, Hume anlayışındaki, bir düşünü dizisine indirgenmektedir. (A bir kişinin simgesidir. Oysa p bir önermenin simgesidir).

 

Kişiyi düşünceye indirgeyen bir kuramın en ilerisi William James’den gelmiştir (diyor Ayer): Bu düşünüre karşı çıkışım, bilinçte oluşan boşluklar sırasında belirli bir kişi olmanın kesintisiz sürdürülmesi konusunda bir yargıda bulunmamasınaydı. Amacım, William James’in kuramı türünden yaklaşımların, bedensel süregitmeyi dikkate alan bir taşıyıcıya gereksinmesi olduğunu göstermektir. Önermeleri böylece güçlendirilecek bir dizgede ancak Wittgenstein’ın simgesinin anlamının onaylanmasının yolu açılır.

 

Ne yazık ki Wittgenstein, “ `p´ p yi söylüyor” biçimindeki önermelerin, Tractatus’da ortaya koyduğu kuram doğrultusunda, oluşturduğu “önermelerin doğruluk işlevleri çizelgesi” içine yerleştirilmesi konusunu belirsiz bırakmıştır (diye yazıyor Ayer).

 

Ayer,  “Tractatus’da Wittgenstein, ruh, özne, ben diye adlandırılan şeyin, genel olarak günümüz ruhbiliminde açıklandığı gibi olmadığını yazdıktan hemen sonra, bu düşüncesini, ruhun katışık olamayacağı anlatımı ile sürdürdüğünde, belki de, James’ci türden kuramları onaylamadığını bildirmektedir” diyor.

 

Tractatus’da 5.6 sayılı önerme “dilimin sınırları, evrenimin sınırları anlamına gelir” ile başlayıp, 5.641 sayılı önerme ile biten bölümü ruh konusunu geliştiriyor: “Felsefede `ben´ konusunda ruhbilimsel olmayan bir yoldan konuşmak önemli. `Ben`i felsefeye sokan şey evrenin benim evrenim olmasıdır´. Felsefesel ben, insansal değildir; insan bedeni veya ruhbilimin uğraştığı insan ruhu değil, fizikötesel öznedir o; evrenin bir ögesi olmayıp, onu kuşatandır”.

 

Wittgenstein önermelerini sürdürüyor: “Benin varolduğu bilinen her şey olduğu görüşünü taşıyanın çıkarımı doğrudur; ama bu söylenemez; kendini gösterir”. “Düşünen, betileyen özne yoktur”. “Benin varolduğu bilinen her şey olduğu görüşünün (tekbenci görüşün), sonuçları titizce izlendiğinde, arıgerçekçi düşünü ile aynı olduğu görülür”. “Tekbencinin beni, (görülmeyen göz gibi) uzamsız bir noktaya büzüşür ve karşısında onun ile eşleşmiş olan gerçek kalır”.

 

Wittgenstein'ın ben konusundaki düşüncelerini Alman Felsefesi yolu ile Schopenhauer'den, aynı sözleri kullanma ölçüsünde,  edindiği, Schopenhauer'in ise bu fizikötesel beni, yani, “transcendental ego (aşkın ben)” kavramını Kant'dan aldığı, açıkca görülüyor.

 

Tractatus’daki gizemsel sözlerin kaynağını göstermek, bunları açıklamak için yeterli değil. Bu sözleri söyleyenin yetkeli olması, onların doğruluğuna güvenmemizi sağlayamaz. Wittgenstein’ın “düşünce (ben/ ruh) her şeydir” sözlerini, Kant’ın “kavramsız görüler hiçbir şey görmez” özdeyişi ile bağıntıladığımızda, Kant’ın “içgörü”sü, bence, en aydınlatıcı kavram (diyor Ayer). Başka bir deyiş ile evrenin görünümlerinin hepsi bir veya birden çok kavramsal dizge yolu ile görülür ve evrenin bana göründüğü dizgenin benim dizgem olması ise mantıksal olarak kaçınılmazdır.

 

Evrenin bana göründüğü kavramsal dizgenin benim olması gibi, bir süre sonra, inançlarımı doğrulayan ya da geçersiz kılan deneyimlerin, kendi (kavramsal) yorumlama dizgeme uyan, benim kendi deneyimlerim olması da zorunludur. İşte bu anlamda evren benim evrenimdir ve kavramsal dizgemi dile getirmem ölçüsünde, dilimin sınırlarının evrenimin sınırlarını anlatması gerçekleşir.

 

“Evrenin benim evrenim olduğu anlatımı ile, evrenin başka insanları da içerdiği ve başka insanların kavramsal dizgelerinin benimki ile tutarlı olabileceği yadsınmıyor. Bir kişinin başkalarını da bilinçli sayması, bunların bilinçli olmasının doğrulanması ve kişinin kendi deneyimlerine benzer deneyimler için başkalarına güvenmesi bir felsefesel sorundur. Wittgenstein’da süregiden sorunlardan biri olan bu soruna geri döneceğim. Şimdi, tekbenci yaklaşımın bunun çözümü olmadığını söylemek ile yetiniyorum” diyor Ayer.

 

“Evrendeki tek bilinçli varolan olduğuma inanmıyorum ve eğer başka biri kendinin evrendeki tek bilinçli varolan olduğunu savlar ise kendi deneyimimden onun yanıldığını anlarım. Burada, felsefecilere bir tür genelleştirilmiş tekbenci anlayış çekici geliyor”. Ayer ilerde bunun tutarsız olduğunu göstereceğini söylüyor.

 

Ayer sözünü şöyle sürdürüyor: “Benim evrenim yalnızca başkalarının benlerini ve bedenlerini değil, aynı zamanda, kendi benimi, bedenimi ve bedenimin devinimlerini, düşüncelerimi ve duyumlarımı da içerir. Ben, evrenimde, kendi deneyimlerim konusunda tek yetkeli olmamın dışında, ayrıcalıklı bir konumda bulunmuyorum. Evrenin, ben doğmadan önce, uzun süre varolduğuna ve ben öldükten sonra da uzun süre varoluşunu sürdüreceğine inanıyorum”.

Tek bir özne (ben, ruh) olduğunu yadsımak amacı ile söylenmediğinde, “düşünen, yani düşünüler ile işlem yapan özne diye bir şey yoktur (düşünen, önermeler söyleyen özne yoktur)” önermesi, sözün tam anlamı ile geçersizdir. Benim de onlardan biri olduğum, Wittgenstein’ın önermesinde sözü geçen şeyleri yapan, çok sayıda özne vardır (diyor Ayer).

 

Wittgenstein'ın ben ve evren bağıntısı (ben evrenin içinde değil, sınırındadır), Schopenhauer’in göz ile görsel alan bağıntısı ile benzeşir (göz görsel alan içinde değildir). Schopenhauer’in bu görüşünü, geçerli sayıp, benimsemesinden fizikötesel ben görüşüne vardığını sanıyorum Wittgenstein’ın (diyor Ayer). Benim evrenimin, onu, bir örgen ile görülebilecek bir biçimde oluşturacak, kendi dışında bir bene gereksinmesi olduğuna inanmıyorum.

 

Evrene uyguladığım kavramsal taslak, dilin edinilmesi ile bana evrende sağlanmıştır ve bazı yeni bilimsel bulguların sonucunda onu değiştirirsem eğer, bu da gene, bir uzayzamansal olay olacaktır. Kendi dışında bir ben aramanın nedeni, kişinin kendi benini yakalamaya çalışmasında başarılı olamaması da değildir. Ryle’ın, “avlanan avcıdır” sözü, kişinin kendi benini kavramayı da başarabileceği anlamını taşıyor.

 

Bir düşüncenin başka bir düşünce üzerine yansıması ve bu eylemin, her durumda, kuramda, belirsiz sayıda evreden geçebilmesi olayı, bizim, her gün ayırtına vardığımız deneyimleyen öznenin “ötesinde” herhangi bir şeyi öncül olarak almamız için güvence vermiyor. Bu durumda, tekbenci düşüncenin Wittgenstein’ın felsefesi (arıgerçekçi düşünce) ile ortak noktaları olabilir mi? 

 

Tekbenci yaklaşımın arıgerçekçi düşünce ile ortak noktası, “tekbencinin beni”nin büzüşdüğü boyutsuz nokta ise ki, “ben”i Wittgenstein’ın da bu anlamda almış olması gerekir. Bu durumda, James’in başından beri gördüğü gibi, ben gerçekte hiçbir şeye büzüşmüştür ve ortada olmayan bir şeyin de gerçekte herhangi bir işlevi olamaz.

 

“Wittgenstein’ın, fazlaca ortadan kaldırılmış (hiçleştirilmiş) ve üzerine hiçbir şey söylenememesine karşın çok fazla etkili, birçok görevi yüklediği bu `aşkın beni´, yeniden, öne sürmesini onaylamıyoruz” diyor Ayer.

 

Wittgenstein'ın onayladığı felsefede gerçekte bulunmayan şeylerden söz eden anlatımlar ile gerçeği dile getiren önermelerin bir arada olamayacağı, daha önce, söylenmişti. Tractatus’un ilkselönermelerinin hem doğru, hem de anlamsız olması (bir olaydurumunu karşılamaması) olanaklı değildir. Russell, adı geçen betiğe yazdığı girişte (sanattanimitoplulugu.org), F. P. Ramsey de son yazılarından birinde bu durumu vurguluyor.

 

Ramsey son yazılarından birinde felsefe bir işe yaramalı diyor: "Bir işe yaramalı; düşüncelerimizi ve eylemlerimizi aydınlatmalı veya bir işlemi sağlamamıza, bir şeyin öyle olduğunu anlamak için soruşturma yapmamıza olanak tanımalı; ama Wittgenstein felsefesinin asıl savı olarak, felsefenin anlamının olmadığını ileri sürüyor”.

 

Felsefesel bir şey söylenemiyor ise, bu durumu soruşturmalıyız. Ramsey'in ünlü nükteli sözü “ama söyleyemeyeceklerimizi söyleyemeyiz; hatta fısıldayamayız bile“ yaygın olarak sanıldığı gibi, Wittgenstein'ın kendisine yönelik değil, sonsuz birleşmeler olarak ele alınmasını zorunlu kılması sonucunda simgesel güç yoksunluğundan dolayı genel önermeleri söyleyemeyeceğimiz bir bağlaçlar kuramına zorlanmamızın eleştirisiydi (diyor Ayer).

 

Her ne kadar F. P. Ramsey’in nükteli sözü genel önermelerin sonsuz birleşmeler olarak ele alınması konusunda ise de, Wittgenstein, genel olmanın yalnızca ilkselönermeler aşamasında ortaya çıktığı görüşü ile genel önermelerin, kesin olarak haksız bir biçimde, çıkarım ile elde edilemez olduğunu ileri sürmesi nedeni ile bu özel eleştirinin hedefini oluşturuyor gibi görünmektedir.

 

“Wittgenstein’ın, felsefecilerin kolayca anlamsız anlatımlara sürüklendiğini gördüğünden, felsefenin birincil işlevinin, kendisinin uyguladığı gibi, bu dilsel tuzakları çözümleyerek ortadan kaldırmak olduğuna inandığını yadsımak olanaklı değil” diyor Ayer: “Ama felsefeye biçtiği anlamsız anlatımları ortadan kaldırma işlevi, onun kendini, bu amaç doğrultusunda dile getirdiği kendi anlatımlarının da anlamsız olduğunu onaylamak zorunda bırakmıyor.”

 

Ayer: “Wittgenstein’ın, Tractatus’un içeriği anlamdan yoksun olduğundan görevden alınması (çıkıldıktan sonra merdivenin atılması) isteği ile içindeki önermelerin doğru olduğu savlaması (önsözdeki sav) arasında bir seçim yapmak durumundayız; bu durumda ben onların geçerli olduğunu (öyle ise anlamlı olmaları gerekir) düşündüğüne inanmayı yeğliyorum”.

 

Ayer: “Bu son söylediklerim ile beraber, ortalama bir dikkate alma sonucunda, Viyana Çevresi katılımcıları ve ondan fazlaca etkilenen, benim de içlerinden biri olduğum, (o zamanın) genç İngiliz düşünürlerince Tractatus’un anlamsız olduğu yanlış anlaşılması, aydınlatılmış oluyor”.

 

Wittgenstein’ın, içindeki önermelerin geçerli olması ile gerçek olduğunu düşündüklerini karşılayan Tractatus, onun, dilinin sınırının ötesindeki şeyler konusundaki kestirimlerini gösterdiğinden, F. P. Ramsey’in Tractatus için kullandığı, Önemli Anlamsız adlandırmasını onaylamıyoruz (diyor Ayer). 

 

Onu dışladığını daha önce onaylamamız ile beraber, felsefesel fizikötesini, (6.41...) evrenin anlamı (ki evrenin ötesindedir) ve ahlaksal, estetik değer yargıları da içinde olmak üzere, “gizemli olan” dediği ile aynı sayması, Wittgenstein’ın felsefesel fizikötesine yönelik tavrını, “anlama yetisi”ni dinsel inancının isterleri doğrultusunda sınırlandırmaya çalışan, Kant'ınkine benzer kılıyor (Ayer’e göre).

 

P. Engelmann’a gönderdiği bir mektupta Wittgenstein şöyle yazıyor: “Tractatus, yazdıklarım ve yazmadıklarım olmak üzere, iki bölümden oluşuyor ki yazmadıklarım konusunda daha fazla konuşulmakta. Ahlaksal yuvarın sınırını çizdiğim çalışmamda bunu özen ile belirlediğimi düşünüyorum. Kısacası, günümüzde pek çok kişinin anlamsız anlatımlarda bulunduğu bir alanda söz etmemek ile betiğimde her şeyi, sağlam bir biçimde, sınıfladığıma inanıyorum”.

 

Tractatus'da Wittgenstein’ın sınıflamasının anlatımlarını izliyoruz (diyor Ayer): “Evrendeki yaşamın gizeminin çözümü uzayzamanın dışındadır”; “evrende neler olup bittiğini, yüce olan, umursamaz; tanrı kendini evrende göstermez”; “olanaklılar üzerine bütün bilimsel sorular yanıtlanabilse de, yaşam konusundaki sorular bilimsel olarak yanıtlanamayacaktır”.

 

 Önsözde, Wittgenstein, betiğinin, ele aldığı, tüm sorunları sonunda çözdüğünü savladıktan sonra şöyle sürdürüyor: “Bu çalışmanın değerli olmasını sağlayan ikinci şey, onda ele alınan sorunlar çözüldüğünde ne kadar az şey başarıldığının görülmesidir”. Böyle düşünüler, Viyana Çevresi’nin en kararlı sürdürücüsü olan O. Neurath'da da görülür. Neurath Wittgenstein'ın Tractatus’daki son önermesi “bir kişi anlamlı konuşulamayacak bir şey konusunda konuşmamalı (sessiz kalmalı)” ile bağıntılı “herhangi bir gerçek şey konusunda konuşmayacak ise bir kişi, sessiz kalmalı” demiştir.

 

Ayer, “konuşma konusunda Neurath’a katıldığımı burada açığa vuruyorum” diyor. “Bu, gizemsel olayların varoluşunu veya hoşlananlarının onları değerli bulma haklarını yadsımak anlamına gelmez. Benim onaylamak istemediğim, (gizemsel şeyler ile uğraşanların) `yüce´ bir şeyin varolduğunu ortaya koyduklarını veya yaşam konusundaki sorulara bilimin ulaşamayacağı bir yanıt sağladıklarını ima etmeleridir”.

 

“Tractatus'un, daha da fazla, Viyana Çevresi’nin etkisi altında bulunduğum dönemde, Dil, Gerçek ve Mantık'da ileri sürdüğüm duygusal ahlak kuramı bugün de benim için geçerli” diye yazıyor Ayer: “Duygusal ahlak kuramım, ahlaksal açıklamaları olaysal anlatımlar alanından, bütünü ile, dışlamaktadır. Böyle olmak ile beraber, ahlak ve estetik üzerine anlatımların hepsinin, yaşamını kaybetmiş “gizemseller”in yanına gömülmesini de istemiyorum”.

 

Duygusal ahlak kuramı, aynı zamanda, ahlaksal kavramların anlamlarını da açıklamaya çalışır. Bu, Viyana Çevresinin olaycı yaklaşımı ile uyum sağlayabilecek tek ahlaksal kuram türü de değildi. Viyana Çevresi’nin önderi Moritz Schlick, “Ahlak Sorunları (1939)” başlığını taşıyan betiğinde, bu sorunları, insan isteklerinin doğasına ve bunların doyurulma yollarına bağlı, bütünü ile doğalcı bir yaklaşım ile incelemiştir.

 

Wittgenstein'ın Cambridge'de, 1929 sonbaharında ya da 1930 yılı içinde verdiği (tam tarihi bilinmiyor) ahlak üzerine bir konferansı (Wittgenstein’ın tek halka açık konuşması) belirtmeliyiz. Bu konuşmanın elyazısı metni korunmuş ve Ocak 1965 de “Philosophical Review (Cornell Üniversitesi Yayını, Cilt LXXXIV Sayı 1)” dergisinde yayınlanmıştır.

 

Wittgenstein, konuşmasında, önceden yerleştirilmiş davranış ölçütlerinin yerine getirilmesindeki başarıyı ya da başarılı olmamayı değerlendirmek için “iyi” ya da “kötü” gibi, gerçekte, en yaygın kullanılan sözlerin veya yerleşik davranış ölçütlerinin bazılarına ulaşmanın yöntemi için kullanılan  “düzgün/ gerektiği gibi (ahlaksal doğru)” veya “hatalı (ahlaksal yanlış)” sözlerinin üzerinde durmayıp, söylemek istediğini açıklamaya çalışmak için, hemen, “saltık iyi” veya “saltık değerli” gibi (olaysal olmayan) kavramlara geçiyor.

 

Ahlak üzerine konuşmasında dinleyicilerinin dikkatini üç tür deneyime çekmekten fazlasını yapamayacağını düşünüyor Wittgenstein: İlki, kişinin varolan herhangi bir şeye hayranlık duyması, ikincisi, insanın kendinin güvende olduğunu duyumsaması ve üçüncüsü de suçlu olduğumuzu duyumsamamızdır.

 

Wittgenstein konuşmasını şu tümceler ile sürdürüyor: "Benim eğilimim ve inanıyorum ki, ahlak veya din konusunda konuşmaya çalışan, bütün insanların eğilimi dilin sınırlarını aşmaya çalışmaktır. Oysa kafesimizin çeperini geçmek kesin ve saltık olarak olanaksızdır. Yaşamın sonsal anlamı, saltık iyi ve saltık değerli konusunda bir şeyler söyleme isteğinden kaynaklandığı sürece, ahlak, bilimsel olamaz”.

 

Wittgenstein sözlerini şöyle bitiriyor: “Ahlaksal söylemler hiçbir durumda bilgimize katkı sağlamaz. Ama ahlak, insan zihninin bir eğiliminin belgesidir. Kişisel olarak, ahlaka derinden saygı duyulmasına yardımcı olamıyorum ama yaşamım yararına ahlakı gözden düşürücü anlatımlarda da bulunamam”.